1234567
Muhafazakar sanat tartışmasında kim ne dedi?
Son günlerin tartışılan konusu muhafazakar sanat hakkında hangi yazar ne dedi? Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri edebiyatçı Prof. Mustafa İsen`in "muhafazakâr estetik ve sanat normlarının oluşturulması gerektiğini" söylemesiyle başlayan tartışama büyümeye devam ediyor. İskender Pala "muhafazakâr sanat manifestosu" adıyla yayınladığı metinden sonra Yusuf Kaplan, Hasan Bülent Kahraman,Ahmet Turan Alkan ,Şükrü Hanioğlu, Taha Akyol, Ezel Akay, Murat Belge, Rengin Sosyal, ve son olarak Dücane Cündioğlu gibi isimler konuyla ilgili makaleler yazdılar. Meseleyi "gelenek" ve "sanat" kavramları arasındaki ilişki ve sorunlar açısından irdelediler. Aslında bütün siyasi felsefelerle sanat arasında böyle hem "ilişkiler" hem "sorunlar" vardır. Ahmet Hakan ise "muhafazakâr sanat olmaz çünkü sanat devrimcidir" diye yazdı. İşte geniş tartışmalara yol açan "Muhafazakar Sanat Tartışması"ndan seçmeler; Yusuf Kaplan: "Muhafazakâr sanat" çağrısı, tanımı gereği, modernliğin bir başka versiyonu olduğu için tabansız, köksüz, bu nedenle de kök salamayacak ve bize yeniden ruh üfleyemeyecek simülatif bir çağrıdır. Çağı tanımadan, çağın bizi nasıl ağlarına ve bağlarına alıp zihin körleşmesinin, semantik intiharın eşiğine fırlattığını "görmeden", bu yakıcı ve yok edici gerçeği görebilmek için öncelikli olarak kendi idrak biçimlerimizi bihakkın idrak etmeden, hayatın her alanını yeşerten irfan hakikatinin mikro ve makro düzlemlerdeki izdüşümlerinin hâsılası kendi medeniyet dünyamızın ufuklarını keşfetmeden yapılacak bütün sanat çağrıları çağın ağlarına ve bağlarına takılıp kalmaya mahkûm olacaktır. Bugün, burada değil. O yüzden, zihinlerimiz ve hayatımızın bütün bölmeleri kültürel bakımdan işgal altında. Çünkü pergelimizi şaşırmış vaziyetteyiz. Kültürde varlık gösteremediğimiz, kültürde varlık gösterebilmek için de herkesi ve her şeyi nasılsa öylece tanımamızı mümkün kılabilecek, herkese hayat hakkı tanıyabilecek, yatay ve dikey eksenleri aynı anda hayata ve harekete geçirecek irfan hakikatimizi keşfedemediğimiz, bize bu kapsamlı irfan hakikatinin güzergâhlarını, dilini ve üstdilini, vasatını ve vasıtalarını, etikasını ve estetikasını, yaratıcı ruhunu ve kurucu iradesini armağan edecek esaslı bir hakikat medeniyeti fikrine ulaşamadığımız sürece yapacağımız bütün tartışmalar kısa devre yapmaya mahkûm olacak ve mevcut algılama, duyma, düşünme ve varolma biçimlerini hem meşrûlaştırmaya, hem de yeniden üretmeye yarayacaktır. Dücane Cündioğlu : Muhafazakâr sanat olmaz. Sanatın değil sadece, sanatçının da muhafazakârı olmaz! Çünkü tahayyülün, korunması zorunlu sınırları olmaz! Sanatın varlık nedeni tahayyül. Çünkü insan hayal edebildiği için sanat var. Ne garip değil mi, akledebildiği için değil. Tıpkı gerçeklik gibi, aklın da sınırları var. Bilimin de. Oysa tahayyülün sınırları yok. İster istemez sanatın da.Descartes`ın düşlerini aktarırken, “Muhayyile, bilgeliğin tohumlarına çiçek açtırır” der peder Baillet. Ne kadar haklı! Hep uçmak, gönlünce havalanmak ister muhayyile. Yaklaşabileceği bütün sınırları aşmak, ve daha yukarıya, daha yukarıya yükselmek ister. Muhafazakâr sanat olmaz bu yüzden! Başka bir nedenden dolayı değil, sanatın özü gereği olmaz. Eğer kelimelerin haysiyetini korumakta ısrar edeceksek, açıkça ifade etmekten niçin çekinelim: Sanatın değil sadece, sanatçının da muhafazakârı olmaz! Çünkü tahayyülün, korunması zorunlu sınırları olmaz! Murat Belge : Sağcı biri, muhafazakâr biri, aydın da olur, sanatçı da olur, hepsini olur. Ha, benim, onun, berikinin beğenmediği bir sanatçı, katılmadığı bir aydın olur, olabilir. Ama bundan ötürü “aydın” ya da “sanatçı” gibi nitelikleri kendi tekelimize alamayız. Ezra Pound`a kızmak için dünya kadar neden var. T.S. Eliot`tan isterseniz nefret edin. Böyle bir yığın “aydın” ya da “sanatçı” sayabiliriz. Bunların bu sıfatları taşıyamayacağını iddia edebilir misiniz –gülünç duruma düşmeden? Ama niyet başka, olgu başka. Yukarıda, en başta söylediğim gibi, edebiyatta olsun, genel olarak sanatta olsun, varolana katılan her yeni “metin” (bunu da en geniş anlamında söylüyorum –ille “sanat” olsun diye oluşturulması da gerekmiyor), son analizde “yeni”dir. Biri çıkıp “Hiçbir şey değiştirmeyelim. Her şey eskiden olduğu gibi kalsın” dediğinde dahi, “yeni” bir şey söylemiştir, varolana o söylenmeden önce varolmayan “yeni” bir şey katmıştır. Taha Akyol : Özel olarak muhafazakârlık açısından baktığımızda, bu kelimeye ne anlam verdiğiniz önemlidir. Evet, hiç yeni katkı yapmadan “eski”yi tekrarlayarak sanat gelişmez ama muhafazakârlığın anlamı bu değildir. Russell Kirk klasikleşmiş Muhafazakâr Zihniyet (The Conservative Mind) adlı kitabında, birçok türü bulunan muhafazakârlıkların ortak 6 özelliğini uzun uzadıya anlatır: Rasyonalizmin sınırlılığı ve dini inanç, geleneğe mistik bir ilgi, toplumda sınıf ve düzenlilik fikri, mülkiyet ve özgürlük, nefse hâkimiyet kültürü, değişimlerin devrimci değil tedrici yani evrimci olması isteği... Bu değerleri içeren sanat niye olmasın?! Murat Belge`nin de yazdığı gibi, “içeriği muhafazakâr olan sanat” vardır. İskender Pala : Cumhuriyet tarihimiz boyunca kültür ve sanat konuları her zaman siyasi konuların gerisinde yer alırken, çok şükür ki toplumun kültür ve sanat hakkında görüş sahibi olmak istediği ve muhafazakâr sanatı tartışır olduğu bir döneme girdik. Muhafazakâr sanat (MS), geçmişiyle bağları travmatik biçimde koparılmış bir toplumun öz benliğiyle barışma çabasının estetik boyutudur.. MS, sivildir; devlet eliyle kontrole karşı çıkar, devletin patron değil sponsor olarak katkı sağlamasından yanadır. MS, din eksenli bir sanat değildir, ama dini duyarlıkları mutlaka dikkate alır. Her fırsatta dile dolanan "Muhafazakârların doğru dürüst bir sanat anlayışı ve gelişmiş bir estetik seviyeleri yoktur" yavesinin, bir şeyleri yok saymak adına uydurulmuş ucuz ve haksız bir kasıt eseri olduğunu bilir. Rengin Soysal : Ya da entelektüel muhafazakâr olur mu diye sormalı. “Muhafazakâr entelektüel” diye bir tanımlama tipik bir oksimoron örneği sayılır sonuçta.Dinî yönden inançlı birinin de pekâlâ entelektüel olabileceğine inanırım ben.Ama önemli olan muhafazakâr derken neyi kast ettiğiniz. Entelektüel nitelemesi fikir, bilgi üreten, esas itibariyle düşünen, bir bakıma “düşünür” olan ve bunu “yayan” kişiyi tarif eder. Entelektüalizm aklın hâkimiyetini, gerçeğin, doğrunun ancak düşünce ile belirlenebileceğini ileri süren felsefedir. Kuran-ı Kerim`in İsra suresi 13. ve 14. ayetlerinde ise şöyle belirtilir: “Kıyamet günü kendisine önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkaracağız; Oku kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak öz benliğin yeter.” Düşünce ve kendi kendiyle hesaplaşmak bu kadar önemli işte. Gün, solcularımızın da, “şeriattan hakikate doğru” yürüme, gerçekten entelektüel olma vakti herhalde. Şükrü Hanioğlu: Bir "gelenek" geçmişin sadece geçmişliğini değil, "güncelliği"ni de anlayan bir tarihsellik duygusunu gerekli kılar. Böylesi bir geleneğin yokluğu ve tarihle zaman ötesi bir ilişkinin kurulamamasından doğan sorunlar ise geleneğin biçimsel düzeyde üretimi ve hamâsetle aşılamaz.Toplumumuzda muhafazakârlık kavramsallaştırılması yapılırken sıklıkla düşülen bir diğer hata "muhafazakârlık"ın "Batı"nın karşıtezi olarak yorumlanmasıdır. Bu yapılırken "Batı" da "modern"likle eşanlamlı hale getirilmekte, meselâ "klâsik" Batı müziğine böyle bir karakter atfedilmektedir. "Batı"nın her şeyiyle muhafazakârlığın antitezi olduğu yaklaşımı, "muhafazakârlık" tartışmasının Batı entelektüel gündeminde kendisine oldukça geniş bir alan bulduğu gerçeğini göz ardı etmektedir. Ezel Akay : Hem İslamî kesim adına, hem milliyetçi kesim adına, hem Kemalistler adına hem devlet erbabı adına, buradaki devlet geleneğine sahip çıkanlar adına gizlemek bu toplulukların neredeyse geleneği. Ama esas olarak Türkiye`deki entelektüel dünyanın, her ülkenin kültürünün bir parçasını belirleyen fikir liderlerinin muzdarip olduğu en büyük hastalık, bazen gerçekten muğlâk düşünmek, bazen de meseleyi muğlâklaştırarak korunmak. Yoksa tabii ki bence kendileri de bunun farkındadırlar, muhafazakârlık ve sanat bir araya gelebilecek kavramlar değil. Yani elma ve armut gibi şeyler. Daha doğrusu elma kurdu ve elma gibi şeyler bunlar. Bir insan muhafazakâr olabilir ve bu insan, sanatçı da olabilir. Ama icra ettiği şeyin adı muhafazakâr sanat olmaz, sanat olur. Ahmet Turan Alkan : Muhafazakâr estetik ve sanatın normlarını ve yapısını oluşturmak” çok iddialı bir tezdir. Bu görevin içini lâyıkıyla dolduracak durumda olmadığımızı öncelik ve önemle belirtmek isterim. Bana göre bunun üç önemli sebebi var: İlki beşerî kadro yetersizliğidir; ikincisi ise norm ve yapı oluşturmanın gerektirdiği toplumsal kıvama (sahici toplumsal talep) henüz erişememekliğimiz... Hasan Bülent Kahraman : Belki zor, belki sıkıntılı, belki insanı karmaşık duygular içinde bırakıyor, hatta devrimi reddeden ve tedriciliği öngören bir muhafazakâr anlayışla taban tabana zıt bir sertlik içinde gerçekleştirilmesi de anlamsız, ama Türkiye şu 1930`ları artık aşmamalı mı? Bugün 1930`ların Kemalizmi içinde ortaya çıktığını, uygulamaya koyulduğunu sandığımız birçok etkinlik, o yıllardan mülhem bir biçimde 1980`lerde geliştirilmiştir. Şaşırtıcı, inanması zor ama öyle. Hoş öyle olmasa ne olur? 80 yıl bir zihniyeti aşmak için yeterli değil mi? Hele de o yılların ne menem bir şey olduğu anımsanırsa. Umut İslam Timetürk
Kısa Çoraplı Kadınlar
Sabiha Doğan`ın “Kısa Çoraplı Kadınlar” isimli romanı, bu ay yayınlanan kitaplar arasında. Kısa Çoraplı Kadınlar, yazarın geçen ay çıkan “Tanzimat`tan Cumhuriyet`e Aydın Kadınlar” isimli araştırma kitabı gibi kadını merkeze alan bir çalışma. Doğan, bu romanda, idealist bir öğretmen olan babanın kızları çerçevesinde cereyan eden olayları anlatmış. Romanın ana karakterini isimsiz bir kadın yazar oluşturmuş. Roman boyunca “kendisi” diye tanımlanan bu kadın yazarın kimi zaman geçmişe, çocukluğuna geri dönüşler yaptığına tanıklık ediliyor. Ve çocukluk aşklarından başlayan serüvenin daha sonra başka başka aşklara evrilmesine… Kadın yazarın merkezde olduğu kitapta önce kız kardeşler, sonra da arkadaş ve akrabalar olarak genişleyen bir çerçevede, özellikle kadın dünyalarına dair seslendirmeler bulacaksınız. İnsani olan tüm duyguların kadın formatındaki hallerine tanıklık edecek, aşk, nefret, kıskançlık gibi duyguların yansımalarını okuyacaksınız. Bol karakterli romanda birçok hayatın içerisine dâhil olacak hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını fark edeceksiniz. Roman, içerdiği duygu yoğunluğuyla birlikte günümüz yaşam biçimine, aksaklıklara da ayna tutmakta. Çeşitli sosyolojik ve psikolojik gözlemlemeler sonucu oluşturulan değişim hikâyelerine yer verdiği gibi kadının iç dünyasındaki gizil bölgeye ait sırlar da paylaşmakta. Örneğin kadın kıskançlığına dair özel düşünceleri de burada bulabilirsiniz, hızlı bir İslamcının yaşadığı başkalaşımı da… Dünyayı kurtaran adam olmaya programlı imam hatip mezunu bir delikanlının yavaş, ama derinden yaşadığı değişimi. Tüm hayallerini biricik oğlu üzerine inşa eden bir baba ve hayal kırıklıklarını... Romanda, tüm sorunları aşmış ve özgür olarak görülen varlıklı, eğitimli kadınların aslında görünenden başka bir hayatları olduğuna dikkat çekilmiş. Her bir yaşamın içerisinde kendine göre problemlerle boğuşan kadınların hayatları yer almış. Yazar, bakan, akademisyen olan kadınların buna rağmen yüzleşmekte oldukları sorunlar ve handikapları anlatılmış. Özel hayatlarındaki çetrefilli durumlar, eşleriyle yaşadıkları sıkıntılar çeşitli bakış açılarından aktarılmış. Evli ve mutsuz bir kadının hissettiği yalnızlık duygusunu kendince oluşturduğu bir kapı aralamayla nasıl aşmaya çalıştığı ifade edilmiş. Romanda, aileden sorumlu kadın bakanın kocası tarafından aldatılması ve evli bir kadının, genç bir delikanlıya gönlünü kaptırması da ilgi çeken detaylardan bazıları... Romandaki etkileyici bir başka konu da merkezi kadın yazarın oluşturmasına rağmen yer yer, kocasının dünyasının da aralanması olmuş. Kadın yazarın sıkıntıları, kendisi tarafından anlatılırken kocasının korkuları, kıskançlığı ve endişeleri de kocasının bakış açısından yansıtılmış. Şimdiye kadar işlenmemiş bir konu olması dolayısıyla okurun dikkatini çeken bu iç dünya tercümesi, romanda ilgiyle okunacak bölümlerden birini oluşturmuş. Yazar, bu konuda olaya tek taraflı bakmak yerine iki noktadan, değişik açılardan değerlendirmeyi tercih etmiş. Bir tarafta toplumsal anlamda görünür olan, ama ekonomik açıdan ara bir yerde –ne çalışır ne çalışmaz- olan yazarlığın kadınlıkla, taşrada ikametin birleşmesinden çıkan zorlukları anlatırken diğer taraftan da böyle bir kadınla evli olan erkeği anlatmış. Ön planda olan bir kadının kocası olmanın erkek açısından oluşturduğu yıpratıcı etkileri ve erkek dünyasındaki kırılmayı, kimlik kaygısını roman diliyle anlatmış. Erkeğin, konumsal farklılıklardan kaynaklanan sıkıntılarını sadece kadın yazar üzerinde işlemeyen Doğan, aynı psikolojik etkinin diğer güçlü kadınların evliliklerindeki yansımasına da değinmiş. Yazar, romanda kahramanları üzerinden sosyolojiye yeni bir kavram kazandıracak gibi önermelerde de bulunmuş. Özgüven problemi taşıyan kadınların bunu aşmak için geliştirdikleri kolaycı yöntemi “Hülya Avşar Etkisi” diye betimlemesi okuru kitaptan yaşama çeken bir geçiş yolu oluşturmuş. Kimliğini yokluk ve güvensizlik üzerine kuran kadınların sığ hayat duruşları günümüzle bütünleştiği için anlatı, tanımla birlikte daha enteresan bir konuya dönüşmüş. “Kısa Çoraplı Kadınlar” aşklar, kadınlar, idealizm, yalnızlık ve iç dünya muhasebeleriyle herkesin ilgisini çekecek, günümüz dünyasına da ışık tutacak bir içeriğe sahip olan, okuyanların kendisinden veya çevresinden bir şeyler bulacağı etkileyici bir roman. Bir kadın yazarın kaleminden, bir kadın yazarın ana karakter yapıldığı Kısa Çoraplı Kadınlar, bol kahramanları, zengin olay örgüsü ve ilginç betimlemeleriyle kitapseverlerin beğenisini kazanacak bir çalışma olmuş. Milat gazetesi
Tekkeden sanata uzanan muhalif ruh
Muhafazakar sanat tartışmalarına Dücane Cündioğlu`da dahil oldu.İşte Dücane Cündioğlu`nun blog adresinde yayınladığı yazı… ZER İLE ZOR ARASINDA (I) -Sanat ve Muhafazakarlık- Sanatın varlık nedeni tahayyül. Çünkü insan hayal edebildiği için sanat var. Ne garip değil mi, akledebildiği için değil. Tıpkı gerçeklik gibi, aklın da sınırları var. Bilimin de. Oysa tahayyülün sınırları yok. İster istemez sanatın da. Sınırlarının olmaması elbette sorumsuzluğundan, keyfiliğinden, naifliğinden değil, bilakis ciddiyetinden, adanmışlığından, göklere doğru düşünmek suretiyle değil hissetmek suretiyle kanatlanmasından. Descartes`ın düşlerini aktarırken, “Muhayyile, bilgeliğin tohumlarına çiçek açtırır” der peder Baillet. Ne kadar haklı! Hep uçmak, gönlünce havalanmak ister muhayyile. Yaklaşabileceği bütün sınırları aşmak, ve daha yukarıya, daha yukarıya yükselmek ister. Muhafazakar sanat olmaz bu yüzden! Başka bir nedenden dolayı değil, sanatın özü gereği olmaz. Eğer kelimelerin haysiyetini korumakta ısrar edeceksek, açıkça ifade etmekten niçin çekinelim: Sanatın değil sadece, sanatçının da muhafazakarı olmaz! Çünkü tahayyülün, korunması zorunlu sınırları olmaz! * * * Tahayyül, bir başka deyişle abartı, sanatın en temel ilkesi. Bireysel özgürlüğün teminatı. İnsan olmanın sınırlarını genişleten yegane güç. Dünyaya düşene, yani kendisini, belirlenmiş olanın, doğal ve toplumsal yasaların, bitmez tükenmez sınırların ve dahi gerçeğin tam da ortasında bulana, kısaca insana nefes alma olanağı bağışlayan biricik vasıta. Yasa, Düzen, Dizge, Ahlak.... bu kurumların, özleri gereği belirsizliğe tahammülleri yoktur. Belirsizliğe, yani tahayyüle. Hayalin alıp başını gitmesine. Gönlünce kanatlanıp uçmasına. Sırf bu gerekçeyle, düşünce gücü kadar düşleme gücü de denetim altına alınmak istenir. Vasata uygun olup olmadığı sürekli gözönünde tutulmaya çalışılır. Sanatın en başından itibaren yasayla, düzenle, genel ahlakla, hatta toplumla başının belada olmasının en temel nedeni bu serazadlığı değilse nedir? Elden bir şey gelmez. Tahayyül dizginlenemez. Sınırlanamaz. Muhafaza edilemez. * * * Düşünürlerin ve sanatçıların değişmez yazgısı: bir yanlarında zer (altın), bir yanlarında zor (iktidar) ile yaşamak, ve fakat nadiren. Çoğu zamansa, zer`e ve zor`a rağmen yaşamak. Zavallı sanat! Düşünce ve Bilim, sanatta “gerçeğe ve akla uygunluk” arar, bulamazsa hezeyan der, türrehat der, dudak büker önemsemez. Hukuk, “yasalara uygunluk” arar, bulamazsa, suçlu ilan eder ve hınçla cezalandırır. Toplum ise sanatta “genel ahlaka uygunluk” arar, bulamazsa, dışlar, itibarsızlaştırır, gözden uzak tutmaya çalışır. Yıkıcı görür onu. Haklıdır. Sanatın yıkıcı yanı, uyumsuz olan yanıdır. Uygun olan, hep bir şeye uygun olandır. Münasip ve mutabık olandır, dolayısıyla makbul ve muteber olan. Ölçüsü nedir bu kabul ve itibarın? Gerçekliğe uygun olması. Yani akla, yarara, çıkara, yasaya. Toplumsal olanın çıkarı genel olandadır: düzende ve dizgede. Sağlam ve sürekli olanda. Katılık ve kalınlık şanından olanda. * * * Din dilinde hukuksal dizge ve düzenin karşılığıdır Şeriat; haddin ve hududun. Sınırların. Fıkıh (Hukuk) da bu sınırları tayin eden bilimin adı. Vasat ve itidalin kaynağı hukuktur. Yasa. Töre. Bu yasanın öğretildiği yer ise medrese. Kenan diyarından Sina çölüne. Normatif aklın yurdu. Kural koyucu aklın. Toplumsal uyumun kaynağı. Düzenin. Dizgenin. Kuralların. Standartların. Müdahale edicidir bu yüzden. Erildir. Her şeyi belirginleştirmek ve kesinleştirmek ister. Kategoriler içinde düşünür. Muğlak ve mübhem olanı sevmez. Meçhul olandan nefret eder. Hele abes? Saçma? Absürd? Duymak bile istemez. Haklıdır. Var olma nedeniyle uyumludur. Özünün gereği budur çünkü. Asfaltta çiçek yetişmez! Peki ya tekkeler? Tekke... uyumsuzluğun yurdu. Bir bakıma (görünür) uyumsuzluklar içindeki (görünmez) uyumun. Farklı olanın. Karşıtlığın. İkna olanın değil, ol(a)mayanın. Sağlam ve sabit ve sarsılmaz olanın değil, bilakis sallantıda olanın. Tereddütte kalanın. Endişe duyanın. Karar veremeyenin. Naz ehlinin mabedidir tekke. İtiraz ehlinin. Eşiği eleştiri. Zemini karşıtlık. İhtilaf havası, suyu. Gözü ise yukarılarda, ta yıldızlarda... Zer de umurunda değildir dervişlerin, zor da. Muhayyilesinin peşinde, yıldızların üstünde, Rahman`ın hemen yanıbaşında. Ayaklarının dibinde. Yasa geçerli değildir onlar için, ünsiyetten pay almışlardır, korku ve heybetten değil. Hz. Davud gibi raksa mütemayil tabiatlarıyla kendi eksenleri üzerinde döner her biri. Evrense onların çevrelerinde. * * * Niçin Rahim olanın değil de Rahman olanın yanıbaşındadırlar? Rahim`in merhameti sadece müminlerle sınırlı iken, Rahman`ın merhameti bütün varlığı içine alır da ondan. Rahim olan, kendine inananlara ihsan eder, Rahman olansa inanan-inanmayan bütün kullarına. Rahim`in rahmeti sonuca yöneliktir. Rahman`ın rahmeti başlangıca. Rahim, cennet ehliyle yetinir. Rahman cehennem ehlini de, arafta kalanları da kucaklar. Sanat, ilkinin değil ikincisinin şefkatini umanların marifeti. Uyumsuzların. Bağırıp çığıranların. Gürültü çıkaranların. İtiraz edenlerin. İnanmakta, kabul etmekte, uyum sağlamakta zorluk çekenlerin. Tutunamayanların. Sanatçılar dervişlerin kardeşleridir, sıradışıdırlar. Şatahatları (yasadışı sözleri) çoktur, kabahatleri de, kusurları da. Topluma, toplumsala uyum sağlamakta zorluk çekerler. Düzene. Dizgeye. Vasata. Medrese, tarih boyunca tekkenin serazadlığından rahatsız olmuştur. Özü gereği. Çünkü medrese, kuralları öğretir, o kurallara riayet edilip edilmediğini denetleyecek olanları yetiştirir. Toplumsallığın, düzen ve yasanın teminatı hukuk ve siyasettir. Tekke ise medresenin bu kural koyuculuğundan rahatsızdır. Yine özü gereği. Bütün yaşamı denetim altına alma hırsından bizar olur. Emirlerinden ve yasaklarından. Kadılarından ve kadızadelerinden. Evsizlerin düşüdür tekke. Yurtsuzların. Kovulanların. Hizaya gelmeyenlerin. Ayar vurulamayanların. Aklın ve gerçeğin kendilerinden talep ettiği uyumu bir türlü gösteremeyenlerin. Dişildir. Narin ve kırılgandır. İseviyet tezahür eder her yanından. Birinde ilim hükümfermadır, diğerinde irfan. İlim maluma tabidir. Muhatabının kusurlarına diker gözlerini. Tartışmak değil, ne yapıp edip sonuca bağlamak ister. İrfan ise mazerete bakar, muhatabının kusurlarını görmez. Tanışmak, el sıkışmak ister. Olduğu gibi görür, olduğu gibi kabul eder. Dışlamaz. İtmez. Suçlamaz. Sınırı yoktur. Saf müsamahadır. İstese de hor görmez. Çünkü hor olanı görmez. İki uç, iki kutup, iki taraf. Artı-eksi gibiler. Biraraya gelmez görünürler. Zahire bakmamalı, toplulukların ihtilafına aldanmamalı. Birliği topluluklarda değil, toplumun bütününde görmeli. * * * Sanat tekkede tezahür eder. Arasokaklarda. Kaldırım kenarlarında. Abes olanın, muğlak ve meçhul olanın sinesinde. Tahayyülün zirvesinde. Zer`le zor`la olmaz bu yüzden. İstediğiniz kadar yığın altınları ayaklarının dibine, dilerseniz korkutun, sıraya sokun, hizaya getirin, ayar verin, zer`le zor`la yüksek sanatın o nazlı yüzünü görmeyi asla başaramazsınız. Bu işin esası tesamuhtur. Her halukarda müsamaha. Hoşgörü yani. Musa`nın şeriatıyla olmaz, Hızır`ın irfanına başvurmalı. Ama önce yediuyuyanları uyandırmalı. Adalet ve merhameti, adına saray denilen o heybetli, o cesim, o korkunç binalarda arayanların vay haline! Adalet ve merhameti halkın vicdanında aramak zorundayız. Vicdanımızda. Meydanlarda değil, kaldırım kenarlarında. Sessizce. İçin için. İki damla gözyaşıyla. Rahim`in değil, Rahman`ın nazarını celbetmek için. Sanatın mabedinde. Yani gönüllerimizde, ama asla yüreklerimizde değil. İhtiyacımız olan şey cesaret değil, tevazu. Süleyman`ın asasına değil, Davud`un neşidelerine ihtiyaç duymalıyız. Kudret yumruğunu ikide bir karşıtlarımızın masasına indirmek yerine, bazen sıfatsız, vasıfsız, suretsiz görünmeyi de öğrenmeliyiz. Fetihten sonra zemine inip toprağa yüz sürmeyi bilmeliyiz. Toprağa, yani herkesi herkese eşit kılan vicdanın zeminine. İlim o devasa yolların, metroların bitmesini ister. O kocaman kulelerin, betonların, duvarların tamamlanmasını ister. Hizmet etmek ister. Sonucu görmek ister. Hakkıdır elbet. Amacını yüceltmek ve gerçekleştirmek zorundadır. Lakin irfan da ne yapsın, çaresizdir, çoklarına zahiren lüzumsuz gibi görünen kimi ayrıntıların peşinden koşmak zorundadır. Çünkü irfan açısından değerli olan yüksek kuleler dikmek değil, insanı tanımaktır, insanımızı. Ayrıntı deyip de geçmemeli, irfan`ın ayrıntısı insandır. Sanatın ve ilhamın. İnsanın en büyük eseri kendisidir, eğer anlamını bilirse. Bir devlet adamı için de öyle olmalı. Kendisine ne kadar kızılırsa kızılsın, ne kadar nefret edilirse edilsin, yine de saygı duyulmalı. Dostlarınca değil, bilakis düşmanlarınca. Secdeye değen sadece alın olmamalı bu yüzden, kalb de sahibiyle birlikte eğilmeyi öğrenmeli. * * * Muhafazakar Sanat, varolan değil, varolması istenen (emrolunan) bir sanat tarzının adı. Kendisi yok ama şimdiden bir manifestosu bile var. Çok yazık! Zer de yanında artık, zor da. Farklılıklara tahammülsüz bu yüzden. Karşıt görmek istemiyor. Halka, geçmişe, geleneğe, değerlere uygunluk bekliyor. Toplum adına toplulukları horluyor. Çokluk ve çoğunluk adına. Seçkinlik tafralarına müsamaha göstermiyor. Alt tarafı entellektüel gevezelikler, bohem havaları, dandy ucuzlukları, dégénéré tavırlar, monden şımarıklıklar... Sanatçı, muhayyilesinin, yani kendisinin, zatının, özünün peşinden koştuğu sürece, sanat sıradışı, toplumdışı, hatta yasadışı olmaktan kaçınamaz. Muhayyilesinin, yani dizginlenmesi ve denetlenmesi imkansız olanın. Hukuk`la, Ahlak`la, İktidar`la karşı karşıya gelmeden varolmayı beceremez sanat. Hallerinden şikayet edenlerin canları cehenneme! Huzurla yansınlar. * * * Kimse yeni anacaddeler açtığı iddiasıyla bu ülkenin arasokaklarını kapatma hakkını kendinde bulamaz! Bulmamalıdır. Bulamamalıdır. Cumhuriyetin kurucu kadroları Şeb-i Arus törenlerini özelleştirdi de n`oldu? O garibler yıllarca kendi gönül aynalarının üzerinde raksettiler. Birer bina zannettikleri sözümona tekkelerin kapılarına kocaman demir kilitler asıldı diye, başı kendiyle belada olan dervişler öylece susup neşideler söylemekten vaz mı geçtiler? Asla! Bilakis bazen kırlarda, bazen kuytu kuşelerde, bazen de anacaddelerin ortasında, hem de zabtiyelerin gözü önünde, için için zikrettiler. Yüksek sesle “Hakk!” dediler. Lakin ham ervah öncesini duymadı. Ene`yi. Ben`i. İnsan`ı.
Kuyucu Kör Hafız`ı Antep`te kim tanır?
Uzun Çarşının Uluları`nın Kuyucu Kör Hafız`ını Antep`te artık Uzun Çarşıda da kimse tanımıyorsa biz de mi unutalım. Onu, ilk defa Mitat Enç`in esaslı klasiğinde, Uzun Çarşının Uluları`nda tanıdım. Tanıdım deyişime bakmayın, malûlen emekli bir tarih diliminde, hayatı uzun harp hikâyelerinden müteşekkil çarşı esnafını dinleyerek büyüyenlerin o yıllarda dilinden düşürmediği esaslı bir portredir Kuyucu Kör Hafız. Kur`an`ı kulaktan ezberlemiş Ne Fransız keferesinin siymeye yeltendiği bu bakir Anadolu şehri, ne de Ermeni ihaneti karşısında misliyle mukabelede bulunan çetelerin akla ziyan delifişek hâlleri… Hiçbiri beni Kuyucu Kör Hafız`ın itibarlı hayatı kadar sendeletmedi. Sendeletmedi, zira merhumun iki dirhem bir çekirdek göz nuru çekilmiş o derin ve karanlık dünyasında, döneminin esaslı meslekleri arasında bulunan kuyuculuğuna dair, pirler aşkına dimdik yürüyen cesareti, gören gözlere ve işiten kulaklara birer ibret vesikası sunmaktaydı. İtibarlı idi çünkü, yaklaştığı yol kavşaklarını güvenle kestiren, sonra tok sesle, “kuyuya kova, sahan, bilezik, taş düşürenler!…” diye haykıran bu adam, merhum Enç`in ifadesiyle, henüz beş, altı yaşlarındayken göz nurunu yitirmeden birkaç ay önce başladığı Kur`an derslerini kör olduktan sonra da bırakmamış, diğer öğrencilerin hep bir ağızdan yinelediği dersleri kulaktan kafasına yerleştirerek çok kereler hatim indirmiş ve düzinelerce dua, ilahi ezberlemiş has bir ademoğludur. Mutantan bir dünyaya indiği vakit, ilerde babasının küçük manav dükkânından kazandığı paranın iki üç katını kazanacağı mesleği için şehrin sokaklarını birbirine bağlayan su dağıtım şebekesinin içinde çocukluğundan beri çokça bulunmuş, bütün sokakları adeta avucunun içi gibi ezberlemiştir. Kuyularda bir Yusuf hikayesi Eh, lafı uzatmanın, kuyruğu kızartmanın manası yok. İtiraf etmeliyim ki kuyu, dört başı mamur haliyle yazmaya çokça heves ettiğim, sancılı bir metafor olarak içimde her daim karıncalanıp durmuştu. Niyetim kavi, kavlim hüccet bulunca tez elden sarılayım dediğim anda apansız yakalandım Kuyucu Kör Hafız`a. Geriye doğru attığı kemikli, keskin çizgili, kuru kafasıyla bu adam, evet, hakikat sandığım bu dünyanın yalanlarına aldırmaksızın Antep`in tepelerini arşınlayan ayaklarıyla birden hafızamın efendisi oluverdi. İçimde derinleşen asıl kuyu, artık unutulmaya yüz tutan bir şehrin asıl suretinden uzaklaşması, belki de Kuyucu Kör Hafız gibi unutulmaz simaların kayboluşuydu. Kuyu hâllerden bir hâldir ki içine Yusuf olup düşen bilir. Oysa Hafız, beş altı yaşından bu yana kendi içinde derinleşen kuyunun dışında, bir de evlerin yeni yıkanmış serin avlularında, bahçelerinde ve şehrin bostanlarında derinleşen kuyulara düşen çocuk hikâyelerinin asıl kahramanıdır. Yusuf olmak mümkün ise ahir zaman kuytusunda, bu Hafız`dan başkası olamaz, olmamalı… Kuyu bileziğine koltuk altlarına kadar giren, el yordamıyla sırığını bulan ve hesaplı hareketlerle ucunu içeri aldıktan sonra kuyunun karanlığına dalıp giden Kör Hafız`ın kuyuda mırıldandığı ve alabildiğine yankılanan ilahilerini ise Yusuf olmayan ne bilir! ‘Amin alayları`nın bu güzide konuğu, ustalık döneminin buğulu hatıraları arasında yükselen sokak seslerine aşina kulağıyla haramdan köşe bucak sakınır. Dilinde, “şol cennetin ırmakları…” ilahisi eşliğinde, başında yeşil atlas takke, boynunda sırma işlemeli cüz kesesi ve yepyeni giysileriyle kasılıp gerilerek ilerleyen mahalle çocuklarının ağabeyidir. Bir de “ulan biz dilenmesek günahkârlar cennetin kapısını nasıl bulur?” diyen ve mendilini yayıp köşe başlarında dilenen Kör Ali`nin hasmıdır Kuyucu Kör Hafız. Kimbilir nerede sırlandı İnsanı hayrete düşüren asıl hünerini ise evlerin serin avlularında derinleşen kuyulara sarkıttığı, kendi icadı ile gösterir; küçük demir bir halkanın çevresine zincirle tutturulmuş dört beş çengelli aracını, ipinden kulaç kulaç kuyunun deliğine salan, suyun dibini bulunca kolunu sağa sola gererek çengelleri dipte dolaştıran, kısa sürede birinden kulpa geçmesini sağlayan Hafız, emeğinin karşılığı sonrası ‘yarabbi şükür, elhamdülillah` faslından sonra, elinde değneği, omzunda kuyu sırığı, başını iki yana sallayarak dikilen bir bağımsızlık ve özgürlük anıtı gibi sokakları arşınlayarak, “kuyuya kova, sahan, bilezik, taş düşürenler!…” diye kaldığı yerden devam eder. Niyetim Uzun Çarşı`da eğleşmek değil elbet. Lakin Hafız`ın karanlık dünyasında ışıyan yeni Antep`in çehresi eskiye nispet, pek heyecansız. Ne “şol cennetin ırmakları…” ilahisi eşliğinde, başında yeşil atlas takke, boynunda sırma işlemeli cüz kesesi ve yepyeni giysileriyle kasılıp gerilerek ilerleyen mahalle çocukları, ne de şehri bir baştan öbür başa çevreleyen, yeşilin binbir tonu eşliğinde salınıp duran ağaçlar, bostanlar… Bu duygularla Uzun Çarşı`ya adımımı attığımda, aradan geçen bir asra yaklaşan zamanın bu kıyıya uzaklığını pek hesap etmiş değildim. Birkaç aktar, sıra sıra otacı dükkânı, sonra Tahtalı Camiinin müdavimlerinden yaşı hayli geçkinler… Hiçbiri tanımış, duymuş değil Hafız`ı. Şehri örseleyen sadece burularak sindiğimiz tarihin bir köşeciği değildi aslında. Şehri tarihe rağmen değiştiren güç, hafızasızlık idi. Unutulan kıymet bahsinin en müstesna simaları arasında bulunan Hafız için, zamanı tanımaksızın bitiren çarşı esnafına eseflerimi bildirip buruk bir ayrılışla ayrılıyorum çarşıdan. Kimbilir kırkından sonra Şakire Bacı`nın kızı Hattuç ile yuva kuran Hafız`ın kabri nerededir? Bilmem ki Hafız, yoksa bir kuyuda Yusuflara mı karıştı? Reşit Güngör Kalkan-dünyabizim.com
Aşkın Diyalektiği çok farklı bir kitap!
Rasim Özdenören`in `Aşkın Diyalektiği` kitabı aşk hususunda yazılmış en zengin eserlerden birisi... Aşkı hangimiz tanımlayamaya kalkabilirdik. Birkaç kelam etmeye kalksak hakkında, kazara dilimiz dönse ne diyebilirdik ki. Zaman oldu şarkılardan dinledik. Şiirlerden okuduk, Mona dedik, Leyla dedik, belki az ucundan yaşadık da. Ama hiçbirimiz ağzını açıp aşkı tanımlara sığdırma cesaretini gösteremedi. “Aşk” diye başlayan cümleler hep derin ah`lar, dile gelemeyen pişmanlıklarla sükûn buldu. Aşk neydi? Dibine kadar yaşadığımız(ı sandığımız), hissettiğimiz ulaşılması zor, tarifi imkânsız, efsanevî duygular bütünü mü? Yoksa aklımızın bize oynadığı tatlı bir oyun mu? Nerede aradım, nerede buldum? İşte biz bu çelişkilerde dolanaduralım, her tuttuğumuz eli aşktan bir hisse sanalım; yaşamış, kalemini ağaçtan değil adeta taştan yontmuş üstad Rasim Özdenören, aşkı diyalektiğiyle birlikte sunuvermiş bize. Sunuvermiş de haberimiz yokmuş. Bihaber dolandığım, baharın şükür dolu yellerinde kendimce aşkı aradığım bir Süleymaniye akşamında, bir ağabeyim önerdi bana Aşkın Diyalektiği`ni. (Aşkı mı yoksa?) Uzun zaman aradığım, uğruna İz Yayınları`nın eşiğini aşındırdığım kitaba, adını hatırlamadığım sapa bir sahafın ahşap raflarında beni beklerken kavuştum. Tarif de vermiyor ama… ‘Aşkın tanımı yok` dedik, evet. Ama bin bir türlü tarifle karşılaştık senelerce. Şuna benzer, buna benzer, budur, bu değildir… Kitap yine tanımlamıyordu aşkı. Tarif de vermiyordu hani. Lakin okuduğum her satır aşkla ilgili düşüncelerimi yeniliyor, kalbimde aşka çok daha masum bir yer ayırmama sebep oluyordu. Ben bendim. Ama okudukça “o” olmak, onda kaybolmak istiyordum. “O” kimdi, bunu bile bilmeden. Kitap ilerledikçe o`nun kim olduğu gün ışığına çıkmaya başlamıştı. Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek… O, kaderimdi. Bana yazılandı. Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek, pas tutmuş kozmopolit yalnızlığımı bir çırpıda silecekti. Ve onu tanıyor olacaktım. İlk defa görüyor olsam da tanıyacaktım. Yazılmış kader silsilemin bir parçasıydı ve ben bu parçaya eninde sonunda kavuşacaktım. Mecnun`dan Don Juan`a Rasim Bey, kitabında, Leyla ve Mecnun, Kerem ile Aslı gibi kültürümüzde yer etmiş efsanevî öyküleri işlerken, aynı zamanda Dostoyevski`nin Nastasya Filippovna`sından, Pedro Almodovar`ın Patty Diphusa`sına, Samson ve Delile`den, Yunan mitolojisine ve Don Juan`a kadar portreleri de okura sunuyor. Bu karakterler etrafında tahlillerin de yapıldığı kitapta, efsane olmuş bu aşkları sadece okuma cesaretini gösterenleri şaşırtacak derecede çarpıcı, keskin teşhisler de konuluyor. Farklı kültür ve mitlerden portrelerin bir arada işlenmesi aşkın nasıl da tek olduğunu gözler önüne seriyor. Sanki ciğerimden bir parçadır Beni benden bir süre uzaklaştıran, daha önce bir yerlerde görmediğim, okumadığım ve sanırım Rasim Özdenören`in de ilk olarak ele aldığı mesele, kitaptaki bir makalede Hz. Âdem ve Hz. Havva`ya aşk penceresinden bakılması. Özdenören`in aktardığı rivayete göre, Hz. Âdem yaratılışı icabı kendi cinsinden bir arkadaş bulup onunla yakınlık kurmak ister. Böyle düşünürken de uyuyup kalır. Uyandığında başucunda Hz. Havva`yı görür. Bir anlatıma göre onu hemen tanır ve gülümseyerek, “Sen Havva`sın” der. Burada aşkın kaderle iç içeliğini görebiliyoruz. Bir anlatıma göre de Hz.Havva`yı görünce, “Sen kimsin? Niçin geldin?” diye sorar. Hz. Havva da ona, “Ben sana zevce olarak yaratıldım. Hak Teala beni sana arkadaş olmak için ve eş olayım diye gönderdi” cevabını verir. Hz. Âdem Hak Teala`ya, “Bu ne cinstir ki onu sevdim, ona bağlandım. Ya Rabbim kalbim ona meyletti, sanki ciğerimden bir parçadır” der. İşte Rasim Özdenören, Hz. Âdem ve Hz. Havva örneğinde kadın-erkek bütünlüğünü göstermeye çalışırken belki de ilk aşk örneğini de nakletmeye çalışıyor. Zaten söz konusu bölümün devamında Hz. Âdem ve Hz. Havva`nın yeryüzüne ayrı noktalardan indirildikleri ve senelerce aşk acısıyla birbirlerini arayıp durdukları söylenmiş. Başka söze ne hacet. Soru işaretlerini gideriyor Evet, kitap aşkı tanımlamıyor. Ama aklımızda yer etmiş “aşkın tanımı” çıkmazından bizi uzaklaştırıyor. Çünkü Aşkın Diyalektiği`ni okuduğunuz zaman tanıma ihtiyaç duymaksızın aşkı anlıyor, yaşamadığınız halde hissediyor, aşka her yönüyle bütüncül bir açıdan bakabiliyorsunuz. Böylece aşk denen duygunun tanımlara sığmayacağını yeniden görüyorsunuz. Ayrıca dünyevî aşkla ilahî aşk arasındaki ilişkiyi sıkı şekilde işleyen Özdenören, bu konuyla ilgili soru işaretlerinizi de siliveriyor. Bu kitabı biz hak edebiliyor muyuz? Televizyon dizilerinden izlediğimiz, sahil şehirlerinde yaşayabilme hayaliyle var ettiğimiz, Mevlana ile Şems`i, çoluğunu çocuğunu bırakabilecek yapıda bir anne ve buna göz yumabilecek oryantalist bir yolgezerle birlikte işleyebilme cesaretini(!) gösterebilen kitaplarda okuduğumuz ‘aşk`ı görünce, adı bile konamamış çağımızda, Aşkın Diyalektiği gibi harika bir kitap okunmayı fazlasıyla hak ediyor. Ediyor da bakalım o kitabı biz hak edebilecek miyiz? İşte bunun herkese nasip olmadığını biliyorum! Alper Güncan-dünyabizim.com
Çocuklarınız Tamga Oynasın
Aslında Şehir Tiyatroları üzerinde dönen oyunları yazmam lazım bu hafta. Özerk yapıya kavuşacağı yeni bir yasa düzenlemesi beklerken sanat kurumu olmaktan çıkarılıp âdeta bir şube müdürlüğü olmaya indirgenmesinin taktiksel hesaplarını ve derin oyununu anlatmam lazım sizlere. Fakat televizyon kanalları “nöbetçi protestocu sanatçılar”la “kadrolu borazan”ları o kadar çok karşı karşıya getirip bu meseleyi tartıştırdılar ki bundan dolayı bu haftaki köşemi başka bir oyunu anlatarak değerlendirmek istiyorum. Dünyada benzeri olmayan, gerçek tarih esas alınarak oluşturulmuş ilk ve tek strateji kutu oyununu yani Tamga`yı anlatmak istiyorum… Oyun adını Türk tarihindeki boyların çeşitli amaçlarla kullandıkları simgelerinden yani damgalarından almaktadır. Projeyi geliştiren ve uygulamasını yapan Hakan Ayyıldız`ın yola çıkış hikâyesi ise oldukça ilginç ve düşündürücü… Oğluna aldığı bir kutu oyunundaki gemi maketinin üzerinde yazan Latince ismi araştıran Ayyıldız, bunun İspanyollar`ın misyonerliği yaymak üzere kullandıkları ve kutsal kabul ettikleri bir isim olduğunu öğrenir. Ardından araştırmalarını derinleştiren Ayyıldız, kutu oyunlarının çoğunun İrlanda`da üretildiğini dolayısıyla başka bir kültürün izlerini taşıdığını hatta çoğunun tamamen kurmaca olduğunu tespit eder. Aklına Türk tarihindeki detaylardan yola çıkarak bir oyun yapma fikri gelir. Fakat dünyada herhangi bir tarih dilimi esas alınarak yapılmış bir oyun olmadığı için bunu gerçekleştirebilmek hakikatten çok zordur. Vaktinin ciddi bir bölümünü bu işe seferber eden Ayyıldız, oyunun gerçekleşmesi için tüm aşamalarda profesyonel ekiplerle çalışmış. Tamga hayat bulurken; oyun tasarım ekibi, çizim ekibi, grafik tasarım ekibi, kapak tasarım ekibi ve test ekibinde 30`dan fazla kişinin emeği geçmiş. Oyunun tarih danışmanlığını ise Doç. Dr. Erhan Afyoncu yapmış. Tamga için çalışma yapılırken tarihin hangi noktalarında nasıl eksikliklerimiz olduğu da ortaya çıkmış. Örneğin oyundaki Türk askerlerinin çizimi için yeteri kadar bilgiye ulaşılamayınca Harbiye Askerî Müzesi başta olmak üzere ilgili müzelerden fotoğraflar çekilmiş. Gerçek kıyafetlerin fotoğraflarından yola çıkılarak yapılan asker çizimleri bir yıldan fazla sürmüş. Böylece kumaşlarındaki desenlerinden miğferlerindeki Kayı boyu tamgasına kadar aslına uygun olan çok değerli bir arşiv de oyunun bu ön çalışması esnasında vücuda gelmiş. Hakan Ayyılıdz hiçbir kurumun maddi desteği olmadan oyunun sadece hazırlık çalışmalarında 120 000 TL civarında harcama yapmış. Tamga`nın fikir aşamasından bir meta haline gelmesi ise tam 4 buçuk yıl sürmüş! Tüm bileşenleri dünya standartlarının üzerinde üretilmiş olan Tamga; 7 yaşından büyük 2 ila 6 oyuncu arasında oynanabiliyor. Müfredatın dışında çıkılmadan akademik bir dille metinleştirilen Tamga; Osmanlı Devleti`nin kuruluşundan yükselme devrinin sonuna kadar devam eden tarihsel süreci kesit alarak herhangi bir ideolojik kaygı güdülmeden kurgulanmış. Ordunuzla fethe çıkabileceğiniz vergi toplayarak ekonominizi güçlendirebileceğiniz Tamga`da oyuncunun tarih bilgisi artarken dönemin fetihleri ve kültür olaylarıyla ilgili detaylara da hâkim oluyorsunuz. Hakan Ayyıldız oyun piyasaya çıktıktan sonra ülkemizin önde gelen köşe yazarlarına, televizyon programcılarına, bazı sivil toplum kuruluşları ile sendikaların idarecilerine ve ilgili vakıflara oyunun bir örneğini oyunda ne amaçlandığını anlatan bir üst yazıyla birlikte göndermiş. Toplam 250 adrese giden Tamga`ya sadece iki kişi geri dönüş yapmış: Tarih Vakfı Başkanı ve Türk Metal Sendikası Başkanı. Geri dönüş yap(a)mayanlar arasında ise tarihe pek meraklı Hıncal Uluç ile İstanbul Oyuncak Müzesi`nin kurucusu Sunay Akın da var. Zaten bu ilgisizlik yüzünden motivasyonu kırılan Ayyıldız, Tamga`yı ilgili bakanlıklara ve devletin diğer birimlerine göndermemiş bile. Tamga bizde yeteri kadar ilgi görmezken bir müze satış biriminden bu oyunu alan İtalyan turist oyunun internet sitesine yorum yazarak kutu oyunlarını çok sevdiğini fakat böyle bir oyuna daha önce hiç rastlamadığını söylemiş. Tamga, Washington`daki bir üniversitede görev yapan Türk profesörü tarafından yakında İngilizce`ye de çevrilecek. Tamga`yı www.tamgaoyun.com sitesinden temin edebilir ve oyunla ilgili detaylı bilgi edinebilirsiniz. Ebedî bestede cılız bir ses olmak ümidiyle; hoşça kalınız… _________________________________________ Derkenar Gerçekte sanat, izleyicisini yansıtır. Tiyatroda günah arayanlar günahlarını yanlarında getirenlerdir. (Oscar Wilde) Semih Çelik-Milat
Dünyadaki ruhlar sayısınca Allah`a giden yol vardır
İslam Coğrafyası uzun süre görsel sanatlar ile olan ilişkisini sağlamlaştıramadı. İslam dininin resim ve heykel sanatlarına getirdiği sınırların İslamiyet`i kabul eden toplumlar tarafından yorumlanması ve uygulanması yaşanan bu gelgitlerin kaynağı olarak gösterilebilir. Hal böyle olunca sinema kültürünün bu topraklarda yaşayanlar tarafından benimsenmesi uzun zaman aldı ve kendi kültürlerini anlatan filmlerin yapımı da doğal olarak gecikti. Dünya çapında ses getiren filmlerin sayısında hızla artış yaşanırken şiir, masal, roman gibi edebiyat alanında köklü eserler ortaya koyabilen İslam topraklarında sinema alanında elle tutulur çalışmalar neredeyse hiç yapılamadı. Maddî anlamda ciddi destek gerektiren bir alan olmasından ötürü sinemacılar ellerindeki senaryolar ile uzun süre yetim bir hal içerisinde oldular. Gerekli maddî desteği verebilecek kişilerin estetik kaygılardan ve sanatın vazgeçilmezliğinden bihaber oluşları da sürecin uzamasından başka bir şey getirmedi. Kendi ülkelerinde gereken kaynakları bulamayan sinemacıların dışarıdan kaynak edinmeleri de bir hayli zordu. Zira Müslüman olmayan ülkeler İslam`ın tanıtımına hizmet edecek projelere -doğal olarak- pek sıcak bakmıyorlardı. Bölgenin sinema konusunda en yetkin ismi olan İran da kendi içerisinde rejim temelinde gerçekleşen bazı gerilimler yaşamaktaydı. Bu durumu fırsat bilen Batı dünyası da filmlerinde ufak tefek değinmeler ve göndermeler ile İslam hakkında söz söylemeye başladı. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonraki dönemlerde ‘İslam` ve ‘Terör` kavramlarının sık sık bir araya getirildiği dev bütçeli filmler boy göstermeye başladı. Amerika, soğuk savaşın bitmesine kadar olan sürede Rambo serileri başta olmak üzere filmlerinde Müslümanlara Sovyetlere karşı çarpışan ‘Mücahitler` olarak yer verirken, 2000`lerden sonra aynı coğrafyanın Müslümanlarını her an eylem yapmak üzere olan potansiyel ‘Teröristler`e dönüştürdü. İslam, gönderildiğinden bu yana geçen sürede hiçbir şekilde reforma ihtiyaç duymamış bir din olmasına rağmen, son dönem filmlerinde insana dair yapıcı bir yönü yokmuşçasına sunulmaya başlandı. Daha 800 yıl öncesine kadar inananlarına karşı tahakkümünü devam ettirebilmek için engizisyon mahkemelerinden güç alan ve insan ile olan problemini reformlarla çözebilen Hıristiyanlık bile alnının akıyla filmlerde boy gösterirken, İslam`ın böyle bir şansı maalesef yoktu. Çünkü ‘erdem`, ‘fazilet`, ‘hümanizm` gibi kavramlarla iç içe olan İslam anlatılamıyordu. Elbette yüce din İslam, kendini ispata kesinlikle ihtiyaç duymamaktadır. Ancak dini tanıtma ve anlatma söz konusu olduğunda ‘`İslam=terör`` algısının zihinlerde yer etmesini engelleyecek ve tebliğ sınırlarını aşmayacak hizmetlerin eksikliği hissedilmektedir. İslam`ın tertemiz yüzünü kirleten filmlere karşılık alternatif yapımlara gerek vardır. İşte, Tunuslu yönetmen Nacer Khemir 2005 yılında çektiği “Bab`Aziz” filminde elinden geldiğince bunu yapmaya çalışmıştır ve türünün en güzel örneği denilebilecek bir şaheser ortaya koymuştur. Kur`an-ı Kerim tilaveti ile başlayan film, tasavvuftan aşina olduğumuz birçok hikâyenin iç içe geçirilmesi ve karakterlerin hayatları üzerinden anlaşılır bir dille sunulması ile ilerliyor. Her 30 yılda bir düzenlenen ve dünya üzerindeki tüm dervişlerin bir araya gelmesiyle oluşan bir toplantıya doğru yolculuk yapanların kendi yollarını bulma hikâyesini anlatıyor. Basit bir yol hikâyesinden ziyade bir ‘arayış hikâyesi`. Kâinattaki izdüşümlerini ve yarattıklarını takip ederek Yaratan`a giden yolu arama çabası. Baba Aziz, maddi âleme kapanan gözlerinin yerine mana âlemine açılan gönül gözünü koyan bir derviş, torunu İştar ile katıldığı bu yolculuğun da bilge kişisi. Hikâyeler onun gözünden ve karakterlerin dilinden anlatılır. Herkes kendi yolunu kendi imkânları dâhilinde bulmak için uğraşmaktadır ve varacakları noktada aradıklarının aslında yine kendileri olduğunu anlayacaklardır. Dervişlerin tüm bu yolculuk hikâyeleri, suda kendi yansımasını değil ‘ruhunu ve ötesini` izleyen bir Prens`in dervişler kervanına katılış hikâyesi çevresinde bir halka şeklinde dönmektedir. Bab`Aziz, İslam`ın hüküm sürdüğü Doğu medeniyetlerinin ortak kültürünü de anlatır. Bunu da komşu toprakların dil ve müzik kullanımı filmin içerisine serpiştirerek yapar. Doğu toplumlarının kültür ve dinle yoğrulan çok katmanlı yapılarının gözden kaçan ayrıntılarına ışık tutulur. Büyük çoğunluğu çölde geçen film, nasıl ki tek tek kum zerreleri bir araya gelince muazzam çöl görüntüsünü oluşturuyorsa, her bir medeniyetin bir kum tanesi gibi algılanıp birlikte olmasıyla muhteşem bir görüntü oluşturacakları fikrini aşılamasıyla da birlikteliğe davetiye çıkaran bir gaye içerisine girer. Hollywood filmlerinde sıkça vurgulanan, intihar bombacılarının öldükten sonra Cennete gitmek için bu eylemlere giriştikleri gibi basit bir söylemi yıkmak adına, Mevlana`nın ölümü Sevgili`ye kavuşma olan bir düğün gecesine(Şeb-i Arus) benzetmesine de değinir. Böylece İslam`ın sevgi ve aşk üzerine kurulu olduğu şiirsel, estetik ve manevi boyutu da öne çıkarılır. Yaratan`ın aşk ile kullarına yaklaştığı ve kulların dünyevî aşktan ilahî aşka geçişlerini temel alan tasavvufun güzelliğinde yıkanarak arınmalarını görsel bir şölen olarak sunar. Bab`Aziz bir filmden ziyade masalsı bir yolculuktur. Bunu deneyen ve başarıya ulaşan pek az örnek vardır. Hele de İslam topraklarında az rastlanır bir tür olması hasebiyle gerekli önemin gösterilmesi gereken kült filmlerden biridir. Mutlaka izlenmeli ve izletilmeli Tuba K.Dilbaz-Milat
Çok Okunan Haberler


    Çok Okunan Yazılar
      Gazete 1. Sayfaları
      Haftanın Anketi
      • Kitap Okur musunuz?
      • Hergün
      • Hafta
      • Ay
      • Yıl
      • Hiçbiri
      Hava Durumu
      İyi öykücü bilirdik, balıkçı ve türkücüymüş!
      İyi öykücü bilirdik, balıkçı ve türkücüymüş!
      Aynanın Sırrı Mustafa Kutlu` sempozyumuna tevazusundan dolayı gelmeyen Mustafa Kutlu, iyi öykücülüğü ve ressamlığının yanı sıra türkücülük ve balıkçılıkta da mahirmiş! Aynanın Sırrı Mustafa Kutlu` sempozyumu, sekiz oturumda, dört farklı mekânda yapıldı. Tebliğ sunan tüm katılımcıların ittifak ettiği nokta Kutlu`nun anlattıklarının aslında bizim hikâyemiz olduğuydu. Mustafa Kutlu, yıllar evvel Anadolu`dan çıkıp geldiğinde, taşranın kendine has güzelliklerini, Anadolu insanının derdini de kaleminin ucunda taşıdı İstanbul`a ve hikâyesine. Kırk yılda büyükçe bir hikâye külliyatı oluşturdu. Bu külliyatı kısaca `bizim hikayemiz` diye özetleyebilirdik. Şüphesiz, o olmasaydı Türk hikâyesi eksik kalırdı. Perşembe günü başlayıp dün akşam kapanış töreniyle sona eren iki günlük sempozyum, kendimizi seyrettiğimiz Mustafa Kutlu aynasının sırrı`nı arama çabasıydı. `Aynanın Sırrı Mustafa Kutlu` sempozyumu, sekiz oturumda, dört farklı mekânda gerçekleşti. İlk gün, sabahın erken saatlerinde Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi`nde toplanan kalabalıkta Kutlu`yu görebilme ihtimalinin heyecanı vardı. Bu umut, Prof. Dr. M.Fatih Andı`nın açıklamasıyla son buldu: "Mustafa ağabeyi buraya getirmeye çok çalıştık. Fakat gerek tevazu gerek sağlık sorunları nedeniyle aramızda olamayacak." RESSAM, BALIKÇI, TÜRKÜCÜ... İki gün boyunca sunulan bildiriler elbette Kutlu hikâyesini farklı yönleriyle ele alıp inceledi ve önemli katkılar sundu edebiyat ortamına fakat açılış konuşmasını yapan Prof. Dr. İsmail Kara`nın tanıklıkları, pek çok kişinin, iyi okurlarının bile bilmediği renkli bir Mustafa Kutlu portresi ortaya koyması bakımından değerliydi. Ressam, türkücü, balıkçı ve bir dost olarak Mustafa Kutlu ortaya çıktı bu portrede. Fatih Andı başkanlığında gerçekleşen ilk oturumda Ömer Lekesiz, Kutlu`nun hikâyelerine poetika penceresinden baktı ve temel dinamiklerini ortaya koydu. Doç. Dr. Yılmaz Daşçıoğlu, Kutlu hikâyelerinde mutluluğun göstergelerini aradı. Prof. Dr. Hasan Akay, `Kutlu Hikâyelerinde Melâl`in Lâl Hali`nin izini sürdü. Kutlu`nun neredeyse hiçbir eserinde Baudelarie`den edebiyatımıza geçen melâl`in olmadığını söyledi Akay; onda "melâlin helal olan lâl hali, yani hüzün vardır." dedi. Mustafa Kutlu`nun hikâye anlatımında başvurduğu `oyun`ları ise Prof. Dr. Fazıl Gökçek değerlendirdi. HEM TAŞRALI HEM İSTANBULLU Öğleden sonraki oturumlara Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Yenikapı Mevlevihanesi`nde devam edildi. Bu bölümde Beşir Ayvazoğlu, Kutlu`nun `İstanbullu` yönüne vurgu yaptı: "Kutlu, taşralı olarak İstanbul`a yerleşen ve zamanla İstanbul`u İstanbullulardan daha iyi anlayan ve ona sahip çıkan bir yazardır." Mustafa Kutlu`nun modernleşmeye direnen kahramanlarını anlatmak, M. Fatih Andı`ya düştü. Kadın kahramanlarını ise Yrd. Doç. Dr. Zeynep Kevser Şerefoğlu hatırlattı. Kutlu hikâyelerinin nefse değil nesle `ilettikleri`ni Prof. Dr. Turan Karataş dile getirdi. İlk günün sonuna doğru bünyeler yorgun düşmüşken, başkanlığını Beşir Ayvazoğlu`nun, ilk konuşmasını da Sadık Yalsızuçanlar`ın yaptığı oturum dinleyenlerin dikkatini tazelendirdi. Kutlu`nun Sır kitabı üzerine konuşan Yalsızuçanlar, kitapta bütün felaketlerin modernleşmeyle ortaya çıktığının ifade edildiğini belirtti. Yrd. Doç Dr. Cafer Gariper, Sır`daki yabancılaşma ve süreksizlik kavramlarını sorgularken; Cemal Şakar, Kutlu`nun bütün hikâyelerinin gelenek-modern çatışması üzerine kurulu olduğunu söyleyerek resmi tamamladı. Sempozyumun en `el yakıcı` tebliğine Prof. Dr. Abdullah Uçman imza attı. Kutlu`nun beşinci kitabı `Ya Tahammül Ya Sefer` ile başlayan `dönüşüm`den bahsetti Uçman: "Bu kitap, Kutlu`nun hikâyeden romana geçeceği duygusunu uyandırmıştı bende. Fakat birçok hikâyecinin yaptığı gibi yapmadı ve bugün Mustafa Kutlu hikâyesi diyebileceğimiz bir birikim oluşturdu." Ömer Lekesiz başkanlığındaki son oturum, Beşir Ayvazoğlu`nun `İstanbullu` Mustafa Kutlu profilinin aksine, onun taşralı özelliklerinin vurgusu altında geçti. Doç. Dr. Mehmet Narlı, Kutlu`nun hikâyelerine taşradan yansıyan masumiyet, samimiyet, muhafazakârlık ve mahremiyet kavramları; Prof. Dr. Şaban Sağlık, `taşra değerlerine itibarını iade eden` Kutlu`nun hikâye estetiğindeki `komik` kavramı; Yrd. Doç. Dr. Sabahattin Çağın ise yazarın hikâyelerindeki anlatıcı tipler üzerinde durdu. YERELLİK, ŞÜKÜR, RIZA, KANAAT Sempozyumun ikinci gününe İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi ev sahipliği yaptı. Sabah oturumunda Yrd. Doç. Dr. Ahmet Isparta, Kutlu`nun öykülerindeki bilinç akışı tekniğini ele aldı. Dr. Mehmet Samsakçı, pek gündeme gelmeyen Kutlu`nun hikayelerindeki `siyasi damar`a işaret etti. Ali Ural, Kutlu`nun öykülerinde ironi ve mizahın kullanımını anlatırken; sempozyumun düzenleyicilerinden Yrd. Doç. Dr. Bahtiyar Aslan da, Kutlu`nun öykülerinde kendini `açık` ederek okurla iletişime geçmesi üzerinde durdu. Prof. Dr. Alaattin Karaca, "Türk Edebiyatı`nda Kutlu`yu özgün kılan nedir?" sorusunu, itiraza mahal bırakmayacak şekilde cevapladı: Yerellik, şükür, rıza ve kanaat... Haberin yayına hazırlandığı saatlerde Yıldız Teknik Üniversitesi`nde ise Prof. Dr. Mehmet Tekin, Yrd. Doç. Dr. İbrahim Tüzer, Prof. Yakup Çelik, Ar. Gör. Büşra Sürgit, Prof. Fazıl Gökçek, Prof. Dr. Yunus Balcı ve Yrd. Doç. Sezai Coşkun, Mustafa Kutlu ve hikâyeleri üzerine tebliğlerini sundu. Akşamki kapanış töreni ise iki günlük `ilmi` yoğunluğun ardından musiki, resim ve okuma etkinliğiyle katılımcıların ruhunu dinlendirdi bir bakıma. İki günün sonunda, zihinlerdeki Mustafa Kutlu portresine yeni çizgiler eklendi ve eminiz pek çok insan, onun öykülerini yeniden okuma ihtiyacı duydu Yavuz Ulutürk-Arzu Kılıç (Zaman)
      Uluslararası Antalya Tiyatro Festivali Başlıyor
      Antalya Uluslararası Tiyatro Festivali 2012 160. yılında düzenlenen “Antalya Uluslararası Tiyatro Festivali”nin üçüncüsü; 14 – 25 Mayıs`ta Antalya`da yapılıyor. Devlet Tiyatroları`nın kuruluşunun 60. yılında düzenlenen “Antalya Uluslararası Tiyatro Festivali”nin üçüncüsü; 14 – 25 Mayıs`ta Antalya`da yapılıyor. 17-26 Mayıs 2010 tarihleri arasında ilki düzenlenen Antalya Uluslararası Tiyatro Festivali, günümüz tiyatrosunu geçmişin sahnesinde sergilemek amacıyla hayata geçirilmişti. Bölgedeki antik tiyatrolarda, yepyeni bir deneyim olarak seyirciyle buluşacak festival, Türkiye`nin tarihi sanatsal dokusunu, uluslararası bir platformda paylaşma hedefiyle yola çıkmıştı.Antalya Devlet Tiyatrosu`nun ev sahipliğindeki festivalde, 7`si yabancı, 5`i yerli toplam 12 değişik oyun ile 20 temsil ve 3 atölye çalışması yer alıyor. Festival kapsamında, bugüne kadar Türkiye`nin yanı sıra, İtalya, Almanya, Slovakya,Rusya, Gürcistan ve Küba`dan katılan farklı tiyatro gruplarının sahnelediği 16 değişik oyunla, 34 temsil verilmişti. 21 bin sanatseverin izlediği ve bu yıl Devlet Tiyatroları`nın 14 – 25 Mayıs 2012 tarihleri arasında gerçekleştireceği “Antalya 3. Uluslararası Tiyatro Festivali”nde; Ankara, İstanbul, Trabzon Devlet Tiyatroları ile Romanya, İtalya, Hollanda, Çin,Rusya, KKTC ve İsviçre`den katılan tiyatro gruplarının farklı oyunları, bir kez daha sanatseverlerle birlikte olacak.. on5yirmi5.com
      New York`ta Türk Film Günleri başlıyor
      New York`ta, ``Aradaki Mekan: Türkiye Sineması Panoraması`` adlı Türk Film Günleri programı başlıyor. Program, New York merkezli Amerikan Türk Cemiyeti`ne (ATS) bağlı ``Moon and Stars Project`` ve ``Lincoln Center Film Cemiyeti`` tarafından düzenleniyor. ATS ve Moon and Stars Project tarafından yapılan açıklamada, ``Aradaki Mekan: Türkiye Sineması Panoraması`` adlı programın, ABD`de bugüne kadar düzenlenen en geniş Türkiye sineması retrospektifi olduğu ve program kapsamında, 1950`lerden bugüne çeşitli ödüller kazanmış 29 filmin, 27 Nisan-10 Mayıs tarihleri arasında New York`ta gösterileceği bildirildi. Lincoln Center Film Cemiyeti Program Direktörü Richard Pena`nın programla ilgili yaptığı açıklamada, Türkiye`nin, dünya sahnesinde önemi gittikçe artan bir ülke olmasına rağmen, sahip olduğu son derece zengin sinema geleneğinin, sinema meraklısı çoğu Amerikalı tarafından bilinmediğini belirttiği bildirildi. Pena`nın, programda yer alan 29 filmin, özellikle Türkiye`nin gelişmiş ticari sinemasına alternatif oluşturan, çoğu son derece zor ve hatta tehlikeli koşullarda çekilen ve sosyal konulara eğilen filmler arasından seçildiğini söylediği belirtildi. Açıklamada, 27 Nisan`da düzenlenecek açılış töreninde, Raşit Çelikezer`in yönettiği, Sundance Film Festivali`ne Türkiye`den kabul edilen ilk film olan ve ``Jüri Özel Ödülü``nü kazanan ``Can`` filminin gösterileceği bildirildi. Programın ilk haftasında filmleri gösterilecek olan yönetmenlerden Yeşim Ustaoğlu ve Ali Özgentürk`ün de gösterimlere katılarak seyircilerin sorularını cevaplayacakları, programın 10 Mayıs gecesi Özcan Alper`in ``Gelecek Uzun Sürer`` filminin gösterimiyle sona ereceği bildirildi. Programda Atıf Yılmaz`ın klasik filmlerinden ``Ah Güzel İstanbul`` (1966), Metin Erksan`ın, Fakir Baykurt`un aynı adlı romanından uyarladığı ``Yılanların Öcü`` (1962) ve Berlin Film Festivali`nde Altın Ayı alan ``Susuz Yaz`` (1964) filmleri de seyirci karşısına çıkıyor. Yönetmen Yılmaz Güney`in ``Umut``, ``Yol`` ve ``Ağıt`` filmlerinin, Ali Özgentürk`ün de Hazal (1979) filminin New Yorklu sinemaseverlerle buluşacağı bildirildi. ``İstanbul`` konulu filmler arasında ise Memduh Ün`ün ``Üç Arkadaş``, Gülsün Karamustafa`nın yönetmenliği yaptığı ve başrolünde Hülya Avşar`ın olduğu ``Benim Sinemalarım`` (1990), Tunç Başaran`ın yönettiği ``Uçurtmayı Vurmasınlar (1989)`` ve Derviş Zaim`in ilk filmi ``Tabutta Rövaşata`` (1996) yer alıyor. Edebiyat uyarlamalarının da yer aldığı programda, Yusuf Atılgan`ın aynı adlı romanından Ömer Kavur tarafından uyarlanan ``Anayurt Oteli`` (1987), yine Kavur`un, Orhan Pamuk`un senaryosunu beyazperdeye aktardığı ``Gizli Yüz`` filmleri gösterilecek. Türk sinemasının unutulmaz klasiklerinden, Atıf Yılmaz`ın ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov`un bir öyküsünden uyarladığı ``Selvi Boylum Al Yazmalım`` (1977) filminin de gösterileceği programda, Türk sinemasının bol ödüllü yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan da ``İklimler`` (2006) filmi ile yer alıyor. Film gösterimlerinden sonra oyuncu ve yönetmenlerle söyleşilerin de düzenleneceği programın ana sponsorluğunu Chobani ve şirketin vakfı Shepherd`s Gift Foundation, diğer sponsorluklarını ise Koç Grubu`na bağlı Ramerica International ve The Marmara-Manhattan`ın üstlendiği bildirildi. Açıklamada, ``Aradaki Mekan: Türkiye Sineması Panoraması``nı destekleyenler arasında Ramerica Foundation, New York Şehri Kültür İşleri Dairesi, Türk Kültür ve Turizm Bakanlığı ve New York Başkonsolosluğunun da bulunduğu kaydedildi. Moon and Stars Project - Amerikan Türk Cemiyeti hakkında Moon and Stars Project, ABD ve Türkiye arasındaki kültürel etkileşimi geliştirmek ve Türkiye`nin kültür sanat alanında değişen yüzünü ön plana çıkarmak için 2002 yılında New York`ta, tamamı gönüllülerden oluşan ve kar amacı gütmeyen bir organizasyon olarak kuruldu. Yıllardır düzenlediği sanat ve kültür programları sonrasında 2011`de, 1949 yılında Türkiye ile ABD arasında ekonomik, diplomatik, eğitimsel ve kültürel bağları geliştirmek üzere kurulan ve Amerika`nın en eski kar amacı gütmeyen kuruluşu olan Amerikan Türk Cemiyeti`nin kültür bölümü haline geldi. AA-Haber 7
      Süryaniler konulu belgesel çekilecek
      Türkiye`de yaşayan Süryanilerin hayatına dair bir belgesel film çekimi yapılacak... Uluslararası alanda bilimsel çalışmaları yanı sıra festivallere katıldığı belgesel filmlerle de tanınan Prof. Dr. Sedat Cereci, Süryanilerin hayatının belgesel filmini çekmeye hazırlanıyor. Cereci`nin çok kültürlülük çalışmaları kapsamında mayıs ayında Batman`ın Gercüş ilçesinin Yamanlar köyünde yaşayan tek Süryani ailenin ve Türkiye`de kalan Süryanilerin öyküsünü filmle belgeleyeceği öğrenildi. Prof. Cereci, önceki yıllarda Türkçe`nin yanı sıra İngilizce, Arapça ve Kürtçe filmler çekerek uluslararası festivallere katılmıştı. Prof. Cereci`nin, Anadolu`nun çok kültürlü ortamında yaptığı araştırmaları uluslararası bilimsel etkinliklerde katılımcılarla paylaşarak Türkiye`nin tanıtımına katkıda bulunduğu dile getirildi. Prof. Cereci, Süryanilerin, Kürtler, Araplar, Ermeniler, Ezidiler, Asûriler gibi Anadolu`nun kadim ve başlıca unsurlarından biri olduğunu belirtti. On yıllarca süren toplumsal baskılar nedeniyle Türkiye`yi terk eden kültürel unsurların son örneklerini filmle belgelemenin bir görev olduğunu kaydeden Prof. Cereci, Türkiye`yi terk eden azınlıklar kadar Türkiye`de kalanların da ilginç öyküleri olduğunu bildirdi. Bazı azınlık mensuplarının Kürtler ve Türkler tarafından korunduğunu dile getiren Prof. Cereci, çekeceği filmde yörenin bilinmeyen demografik tarihine ışık tutacağını belirtti. Belgesel film formatında çekilecek filmin, Süryanilerin temel özelliklerini ve değerlerini ön plana çıkaracağı öğrenildi. Batman`da yaşayan birkaç Ermeni ve Süryani ailenin bu yörenin kültürel değerleri konusunda önemli ipuçları verdiğini söyleyen Prof. Dr. Sedat Cereci, Türkiye`nin ancak değişik kültürel unsurlarını fark ederek ve onların değerini bilerek kalkınabileceğini ve uluslar arası alanda güçlü bir devlet olarak yer alabileceğini vurguladı. Prof. Cereci, 2011 yılında Kürtçe olarak çektiği ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi`nin kültürel tarihini canlı tarih görüşmeleriyle anlatan `Demek ji Dema` adlı belgesel filmle İspanya, Almanya, Avusturya, İngiltere, Yunanistan, Hırvatistan ve Ermenistan`da film festivallerine katılmıştı. Prof. Cereci`nin, Türkiye`de çekilmiş az sayıdaki Süryanice filmden biri olan belgesel filmle de uluslararası festivallere katılacağı belirtildi. Yrd. Doç. Dr. Ersoy Soydan, Yrd. Doç. Dr. Funda Masdar, Yrd. Doç. Dr. Rohat Cebe, Tarkan Demir, Halit Kavak, Nuri Abaşlıoğlu, Emine Polat`ın da görev aldığı film çalışmasının, 2012 yılının Kasım ayına kadar tamamlanması planlanıyor. Süryanice filmin de uluslar arası festivaller için hazırlanması nedeniyle İngilizce alt yazıyla kurgulanacağı bildirildi. Medeni Akbaş-CİHAN
      `Aynanın Sırrı`nda modern bir derviş
      Türk hikayeciliğinin önemli ismi Mustafa Kutlu adına düzenlenen ‘Aynanın Sırrı` sempozyumu akademi ve edebiyat dünyasını buluşturdu. Mustafa Kutlu hikayeciliği, “Ayna`nın Sırrı” adlı sempozyumla edebiyat çevrelerini bir araya getirdi. Sempozyum çeşitliüniversitelerin söz sahipliğini yaptığı akademik bir çıkarma mahiyetindeydi. Beşir Ayvazoğlu, Ömer Lekesiz, Sadık Yalsızuçanlar, Cemal Şakar ve Ali Ural`sa edebiyatın içinden konuşanlar olarak katılmışlardı... Ve salona sığmayan gençler... Mustafa Kutlu, Ezel Erverdi`nin kurduğu HAREKET`in en bereketli sanatçısıdır, onun edebiyatı ve sanattaki duruşu, akademik ve eleştirisel yürüyüşün hep önünde bir yol açıcılığı haizdir. Tipik bir “68 Kuşağı” tarzıyla çizdiği resimlerden sonra edebiyatta özellikle hikayecilikte takip ettiği kıvam için, en belirgin ifade, kuşkusuz “yerlilik”tir. Belkıs İbrahimhakkıoğlu`nun ifadesiyle; “Kutlu, hayatın içinden sesleri, hayatın renklerini seslendirmiş, anlatmış söze vermiş bir sanatçıdır.” Lakin her ne kadar gerçekçilik bağlamında zikredilebilirse de, Kutlu hikayeciliği için “yırtıcı gerçekçilik” denilemez. Çünkü o, yakın dostu Prof. İsmail Kara`nın da ifade ettiği gibi; “kendi rızası ve arzusuyla terkettiği şeyleri olan bir kimsedir”... Babasız bir evin tek oğlu olarak yurtdışında resim kariyerine devam etme imkanını reddettiği gibi, müziğe, saza, balık tutmaya da mesela, “vazgeçmek” ve “rıza” üzerinden veda etmiş birisidir... Mustafa Kutlu`nun yazılarında ve biz talebelerine verdiği sohbetlerinde sık sık atıf yaptığı bir ayet ve nasihattir; “Sevdiklerinizden vermedikçe hakiki iyilik mertebesine varamazsınız”... Onun aydınlık ve mahzun söylemi, adeta bu “ebrar ayeti”yle sırlanmıştır. Modern zamanların dervişi gibidir o, hikayelerinde “gölge oyunu” benzeri bir ustalıkla içiçe geçiştirdiği yazar ve kahraman ikilemini, çatışma olmaktan çıkarıp, temelli bir özne/ego eleştirisine dönüştüren tarzı, her ne kadar ilk anda yapıbozumcuları andırsa da... Beylik postmodernizmin kriterlere, değerlere açtığı savaşı değil... Hüzünlü bir vedayı işaret eder. Travmatik ve trajik değildir bu bağlamda Kutlu. İyilik temennisi, merhamet çağrısı, dünyanın gelimli gidimli bir durak, bir gölgelik oluşunu hatırlatan dokunuşlardır onunkisi... “Bu Böyledir”e bağlar, Allah`a, duaya, iyiliğe bağlar tüm cümlelerini... Çağdaş Mesnevi gibi... Ömer Lekesiz, Sinan Mimarisinin içkin dinamikleriyle karşılaştırdı Kutlu`nun yazdıklarını. Sinan`ın dışarıdan seyretmek ve gururlanmak için değil, kulluk etmek ve serin gölgesinde hayat sürüp medeniyet kurmak için inşa ettiği mimari ile, Kutlu`nun “ebrar” esaslı diyebileceğim mütevazi dili arasında, “evladiyelik” bir alaka var kuşkusuz. Prof. Dr. Fatih Andı, “Yazarlık hayatında 40 yılı geride bırakan Kutlu, Türk hikayeciliğinin en önemli isimlerindendir. Modern olanla geleneksel olanı kendine özgü, yeni ve yerli bir dille harmanlayan yazarın bu dil ile yazdığı hikayeler, çağdaş bir mesnevi gibidir” derken ne kadar haklıydı. Küçükçekmece Belediyesi`nin üstlendiği bu başarılı sempozyumun tek eksiği, “kadın”lardı. Mustafa Kutlu`nun yetiştirdiği kadın yazarlardan özenle yalıtılmış içerik dikkatimizden kaçmadı. Bendeniz “ebrar”dan olamadığım için kurdum bu son cümleyi, “hüzün`` kısmından saysınlar... Kutlu Sempozyumu`nda bugün İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi`nde Prof. Dr. Abdullah Uçman`ın yöneteceği ilk oturumda (9:30) Dr. Mehmet Samsakçı “Kutlu Hikayesinde Modern Bir Dejenerasyon Alanı Olarak Siyaset ve Siyasetçiler” başlıklı bir tebliğ sunacak. Ali Ural, “Kutlu Hikayeleri`nde İroni ve Mizah”tan sözedecek. 2. oturumda Prof. Dr. Alaattin Karaca “Küçük, Güzel ve Kanaat Kavramları Çerçevesinde Hayat Güzeldir” diyecek. Prof. Abdullah Uçman “Kutlu Hikayelerinde Dönüşüm”ü ele alacak. 14:30`da Yıldız Teknik Üniv. Fen-Edebiyat Fakültesi`nde Prof. Mehmet Tekin`in yöneteceği 3. oturum`da Prof. Yakup Çelik “Araştırmacı ve Eleştirmen Kutlu” konulu bir konuşma yapacak. Ar. Gör. Büşra Sürgit, “M.Kutlu Hikayelerinde Temel İzleklerden Biri Olarak Arada Kalmışlık” tan sözedecek. Prof. Fazıl Gökçek`in yöneteceği son oturumda Prof. Yunus Balcı, “M. Kutlu Hikayelerinde Postmodern Bir Tavır Olarak Modernizm Eleştirisi”, Yrd. Doç. Sezai Coşkun, “Kentle Karşılaşmanın Üç Hali: Mustafa Kutlu-Füruzan-Latife Tekin” başlıklı tebliğler sunacak. Sibel Eraslan-Star Haber 7
      Üniversitede `kariyer için` güzellik yarışması
      Maltepe Üniversitesi`nde `Güzel bir kariyer için ilk adım` sloganıyla düzenlenen ve çağdaş Türk kadınını yaratmayı amaçlayan güzellik yarışması tepkiler sonrası iptal edildi “Niye” diye sorunca, Miss Maltepe 2012 ile üniversitenin “Çağdaş Türk Kadını”nı aradığını ciddi ciddi söylüyorlar. “Güzel bir kariyer için ilk adım” sloganıyla düzenlenen yarışmanın amacı “Türk insanını, özellikle çağdaş Türk kadınını temsil ederek, emsallerine misal oluşturacak kanaat önderi olabilecek nitelikli kızların belirlenmesi” imiş! Yarışmanın ana katılımcı kitlesi üniversitenin öğrencileri fakat dışarıdan da yarışmaya katılınabiliyor. Yaş aralığı ise 16-26. Finale kalan yarışmacılar zorunlu üç günlük kampa katılarak profesyonel eğitmenlerden yürüyüş, diksiyon, dans, kareografi dersleri alacak. “Çağdaş Türk kadınını belirleyen” yarışmanın kriterleri arasında ise fiziksel özellikler, yabancı dil, sempati, yürüyüş, zarafet, duruş, genel kültür yer alıyor. Yarışmanın ödülü, iki kişilik bir haftalık tatil bileti. Şaka yapmıyoruz, hepsi gerçek! Filmini seyredermiş, çok özenirmiş Yarışma ile ilgili Taraf`a konuşan Maltepe Üniversitesi Halkla İlişkiler`den Özgü Kurt yarışmanın kendi fikri olduğunu söyleyerek “Yabancı filmlerde görürüz balolar yapılır, balonun kraliçesi seçilir. Eskiden beri herkesin özendiği bir şeydir bu, genelde de pek fırsat verilmez. Bizim okulumuzun da çok güzel, çok kültürlü kızları var. Öğrencilerin de hoşuna gitti. Öğrenciler biraz çekiniyor. Bir anda domates güzeli mi karpuz güzeli mi seçiyoruz diye bir düşünce doğuyor akıllarında. Ama biz ciddi anlamda bir güzellik yarışması yapıyoruz” dedi. Vallahi, böyle dedi... Çağdaş Türk kadınını belirliyoruz Kurt, yarışmanın amacını da şu sözlerle anlattı: “Bizim kızlarımızda, öğrencilerimizde gördüğümüz, farklı giyinmeyi çok seviyorlar, dekolte giyinmeyi çok seviyorlar ama iş kendini tanıtmaya, ifade etmeye geldiğinde orada biraz pısırık davranıyorlar. Çağdaş Türk kadını kendine güvenen bir kadın olmalı. O podyumda yürümek çok kolay değil. Amacınız manken olmaksa bu çok kolay ama bir üniversite öğrencisi için o podyumda yürümek biraz zor.” Kurt jüri konusunda da pek iddialı: “Mazhar Alanson ve Seray Sever`in jüride olmasını bekliyoruz. Ayrıca Güzel Sanatlar Fakültesi`nden hocalarımız var. Meslek Yüksek Okulu`ndan hocamız, tiyatro oyuncusu Emin Şaylan var. Mayolu geçişimiz olacak. Her öğrenci için ayrı tasarlanan abiye kostümlerimiz olacak.” Kralların elinde her kadın kraliçedir Dünyada bazı üniversiteler tarafından düzenlenen güzellik yarışmaları feministlerin tepkilerine neden oluyor. 2009 yılında Londra`da üniversite öğrencileri için düzenlenen güzellik yarışması, feministlerin protestolarıyla karşılanmıştı. Londra sınırları içerisindeki üniversitelerden yüzlerce öğrencinin başvurduğu yarışmada üniversiteliler podyumda ter dökerken kendilerini yarışmanın yapıldığı binaya zincirleyen feminist öğrenciler, taşıdıkları “Biz obje değiliz” ve “Kralların elinde her kadın kraliçedir” yazılı dövizlerle tepkilerini ortaya koymuşlardı. Hem güzelim hem kültürlüyüm Yarışmaya katılacak olan Endüstri Mühendisliği birinci sınıf örencisi Elif Avcı ise kendine güvendiğini belirterek “Projeyi duyunca okulumuz için de iyi bir yarışma olduğunu düşündüğüm için katılmaya karar verdim. Herkes gibi kendime güveniyorum, önemli olan kazanmak değil okulumu bir de bu şekilde temsil etmek, heyecanlıyım. Bu yarışmada sadece güzel seçmeyeceğiz aynı zamanda kültürlü insan da seçeceğiz. Bu bakımdan kendime güveniyorum. ÜNİVERSİTE YARIŞMAYI İPTAL ETTİĞİNİ AÇIKLADI Maltepe Üniversitesi basında yer alan haberlerin ardından 27 Mayıs Cuma 14:30`da yaptığı açıklamada yarışmayı iptal ettiğini duyurdu. Haber 7/Serkan Ayazoğlu
      Evlilik korkusuna dikkat
      Evlilik sezonuna girdiğimiz bu aylarda Reem Nöroloji Merkezi`nden Uzman Nörolog Mehmet Yavuz, evlilik korkusu hakkında tüm merak edilenleri anlattı. Yüzyıllardır `kutsal kurum` olarak adlandırılan evlilik, çoğu insanın hayallerini süslerken, kimileri için de ciddi bir korku kaynağı. Özellikle metropol hayatı ve uzun yıllar yalnız yaşamak evlilik korkusunu tetikliyor. Hatta bu konuda kaygı yaşayan çiftler mutlu beraberliklerini evlilik aşamasında sonlandırabiliyor. Reem Nöroloji Merkezi`nden Uzman Nörolog Mehmet Yavuz, evlilik korkusu hakkında tüm merak edilenleri anlattı. Uzman Dr. Mehmet Yavuz, evlilik korkusunun, kişinin çevresinde ve ailesinde yaşadığı olumsuz evlilik örneklerinden edindiği bilgiler doğrultusunda yaşadığı psikolojik bir bağlanma korkusu olduğunu ifade ederek, "Farklı kültür ve farklı ailelerde yetişen kişiler karşı tarafa bağlanarak kendilerini bu zorlu kurumun içine sürüklemek istemez. Evlilikte çoğul düşünerek bu doğrultuda kararlar alması gereken bireyin yaşadığı olumsuz duygu evlilik korkusunu oluşturur" diye konuştu. Evlilik korkusunun en büyük nedeninin çevresel ve ailesel faktörler olduğunu belirten Dr. Yavuz, "Kişinin ailesinde anne ve babanın mutsuz ve sürekli tartışıyor olması bu korkuyu doğurabilir. Ayrıca kişinin çevresinde yaşayan evli çiftlerin kavgalarına ya da tartışmalarına şahit olması da bu korkunun artmasına sebep olabilir. Kişi çelişkiler yaşar kendisinin de mutsuz bir birlikteliğinin olacağına inanır. Evlenmekten vazgeçer ve evlilik kurumuna olan ilgisi de zamanla yok olur. Ayrıca uzun süre yalnız yaşayan bir insan başka biriyle birlikte yaşamayı kabul etmekte zorlanabilir ve evlilikten kaçabilir. Fakat bu durum mutlu bir ailede yaşamış çocuklarda da görülebilmektedir. Bunun nedeni ise mutlu bir ailede büyüyen çocuğun mükemmeliyetçi bir ruh halinde olması ve karşı taraftan da bunu beklemesidir. Kısacası, mükemmeliyetçi olmak da bu korkunun oluşmasına sebep olabilir" şeklinde konuştu. BOŞANMA FİKRİ EVLİLİKTEN SOĞUTUYOR Ülkemizde ailevi ve çevresel baskılar nedeniyle boşanmanın zor olmasının da evliliği engellediğini belirten Dr. Yavuz, evlenen çiftlerin ne olursa olsun boşanamayacağını düşünmesi ve düğün, nişan gibi geleneksel uygulamaların getirdiği stresin de insanları evlilikten uzaklaştırdığını vurguladı. Daha iyi eş bulma düşüncesinin de, evliliği zorlaştıran nedenlerden biri olduğunu anlatan Uzman Dr. Mehmet Yavuz, şunları söyledi; "Adayları, ekonomik, kültürel ve eğitim alanında sürekli başkalarıyla kıyaslamak bir süre sonra kişiyi kronik bekarlığa götürebilir. Evli bir erkek, bekar ama sevgilisi olan bir erkeğe göre her zaman daha sadık olmak zorundadır. Bekar erkeklerin kaçamakları affedilir olabilir ama konu evlilik olunca, aynı hoşgörüden söz edilemez. Evlenince ev işlerine katkı sağlamak, anne ve baba olmak, ileride çocuğa iyi bir yaşam sunmak ve özgürlüğün kısıtlanması (halı saha maçları, eğlence mekanları vs.) ihtimali de kişileri evlilikten uzaklaştırabilir. Bu kişiler evlilik sürecinde hayatlarının giderek monotonlaşacağını düşünerek evlilikten uzak durur. Evlilikten korkan insanlar daha çok bekar ve yalnız yaşayan insanlarla görüşmek ister. Fazla mükemmeliyetçi düşünürler ve evlilikle ilgili sorulara çelişkili cevaplar verirler." BU KARAKTERDEKİ İNSANLARIN EVLENMESİ RİSKLİ Uzman Dr. Mehmet Yavuz, narsist ve egoist kişilik bozukluğu olanların evliliklerinde büyük sorunlar yaşayabildiğini vurguladı. Sosyal uyum bozukluğu ya da asosyal kişilik bozukluğu olanların da evliliklerinin eğer eşlerden biri fedakâr değilse genellikle boşanma ile sonuçlandığını anlatan Yavuz, "Aileler kişilik bozukluğu olan çocuklarını evlenince normale döneceği düşüncesinden kurtularak evlilikten uzak tutmalıdır. Beynimizin accumbens bölgesindeki D1, D2, D3 reseptörlerinden D1`in yetersiz kaldığı ya da D2`nin aşırı etkin olduğu bireyler de evliliğe yatkın değildir. Bu kişilerde hastalık derecesinde çapkınlık söz konusudur. Maalesef D1 ve D2`nin çalışma fonksiyonlarını gösteren pratik bir test henüz mevcut değildir" dedi. EVLİLİK KORKUSUNU YENMEK İÇİN... Evlilik korkusunu yenmek için kişinin özgüveni kadar başkalarına da güvenmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Yavuz, bu korkuyu yaşayanların, paylaşmayı öğrenmeleri ve önyargısız olmaları gerektiğini belirtti. ``Evlilik korkusu yaşayanlar doğru bir ilişkiden neler beklediğini tam anlamıyla düşünmelidir`` diyen Dr. Yavuz sözlerini, "Düzgün, düzenli ve disiplinli yaşamak, kişisel başarının anahtarlarından biridir. Sağlıklı toplumlar, sağlıklı ailelerden oluşur. Sağlıklı evlilikler bir toplumun en sağlam dinamikleridir. Bu nedenle düzenli, başarılı bir yaşam ve sağlıklı, uzun ilişkiler yaşayabilmek için gerekirse psikolojik destek alınmalıdır" şeklinde tamamladı. İHA-Haber 7
      İstanbul, erguvan ve ezan… Nazenin bir bahar hatırasının eskimezliğinde hâlleşen üç naif kelime… Hiç farkına varmaksızın zamanın ziyadesiyle güzelleştirdiği bir erguvan mevsiminde yakalanıvermiştim İstanbul`a. Revaklı bahçelerin sütun diplerinde bitiveren açelyalarla, hindibaların yaza erken duran güherçile kokusuna karışan deniz göğertisi içinde ve insanı divaneye döndüren bir baş kayması arasında oluvermişti her şey. İstanbul eh, baştanbaşa erguvan kokuyordu artık. Boğazın her iki yakasında asılı duran ve evrensel hülyalar eşliğinde bekleşen vakarlı ve boğumlu surlar, insan seli arasında kaybolan delişmen bir iç sızısı hâliyle erguvanları selamlıyordu. Pembemsi hâllerinde âdemi büyüleyen o tatlı hayranlık, bir bakır tepside bekletilen kan kızılı gelin kınasını hatırlatmıştı fakire. İyi de, bütün bunları bir tek ben mi görmüştüm sanki? Hiç sanmam… İstanbul`un yankılarla boğulan çağlayanında, tam da erguvan mevsiminde akan insan seline aldırmadan, bir de “Süleymaniye`de Bayram Sabahı” şairi, aziz Yahya Kemâl dolanmasın mı dilime; “Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede / Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de /Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati, / Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi /…” Erguvanlar, ortancalar, laleler herkesi mütebessim selamlıyor Aziz şairin dillendirdiği hâliyle bir bayram sabahı olmasa da, İstanbul, inanmaktayım ki erguvanla bereket bulmaktadır. Zira ibadetlerin husule getirdiği bir serazat dergâh ayinidir ki önce lalenin, sonra erguvanın yüzü suyu hürmetine makbul sayılmaktadır cümle dualar. Erken dönem erguvan tarihine bakacak olursanız, -iyilik sağlık üzerinize olsun efendim- tam da dilrüba mevsimine kattığı o pembemsi rengâhenk tutku, adlı adınca biten bir kış masalı sonrasını müjdelemektedir biz fanilere. Ansızın geldiğim ve şaşkınlıklar arasında karşımda bulduğum İstanbul duruluğu, bir erguvan curcunası içinde, ortancaların bahçelerde alabildiğine köpürdüğü, lalelerin ‘âşığın gözyaşları` diye tesmiye olunduğu zamanlardan beri, parkların bu özel konukları, şahitliğim makbuldür ki İstanbul`u gören her gözü, her yüzü mütebessim selamlamaktadır. Hele de berrak bir ikindi vakti, her iki yakanın kıyıcığında bitiveren alçacık bahçe duvarlarına, ağaçlara çarpa çarpa gümrahlaşan İstanbul ezanları gökkubbeyi tutmuşsa… Her halkasında bir ince makamın icra edildiği o ‘basu bâdel-mevt` rahatlığının her vakit imrenilecek gönül şahikaları sarmışsa mevsimi… ‘Müslüman saati` bütün arzusuyla uyanmış İstanbul, erguvan ve ezan… Nazenin bir bahar hatırasının eskimezliğinde hâlleşen üç naif kelime. Duru bir arzunun bir şiirden taşan sabırsızlığı arasında, erguvan saatinin ezanla yarışan saflığı, aslında mukadder bir gönül oyasıdır bilen için. Zira sabah tükenmiş, kuşluk girmiş ve güneş tepeye doğru yürümektedir artık. Salâlar arasında bir Cuma heyecanı basmıştır İstanbul`u. Yok yok, inancım o ki nisanın bereketi olmalı avuçlarımızdan kayıveren zamanın bu güzide armağanı bizlere. ‘Müslüman saati` bütün arzusuyla uyanmış, yekpare gölgelerde beliren saflık, sevinç yumağı hâlinde artık Sultanahmet`te karşılamaktadır cemaati. Zamanı gergefinde işleyen zanaatkâr nasılsa İstanbul değildir o an… Zaman, Tanpınar`ın diliyle ‘billurdan bir avize` olarak Sultanahmet`in üzerine serivermiştir cümle muhabbet faslını. Gökkubbenin maviye boyandığı o saatlerde, menekşe mavisi ilahileriyle ‘bizim Yûnus` çıkagelir kalp çarpıntıları arasında; “Kuru idik yaş olduk kanatlandık kuş olduk / Birbirimize eş olduk uçtuk elhamdulillah.” İstanbul`dan Anadolu`ya âdeta bir ab-ı hayat nefhası taşımakta Her rengin cem`olduğu insan yüzlerinde okunan o Cuma semahında, Türk`ün, Kürd`ün, Arap`ın, Tatar`ın, Özbek`in, İngiliz`in, ve sair âdemoğlunun sindiği yeryüzü misafirliğinde, aynı aşkla çırpınan bir buselik fasıl sunmaktadır cümle kalpler. Sızılı bir Cuma vaktinde yeryüzünü aşkla boyayan ve ruhları büyüleyen nisanın bereketi adına renklerin dili yoktur zahir. Saf saf dolan ve avluya taşan bu nekâhetli bedenler, BİR olanın birliğine şehadet eden erguvan yolcularıdır aslında. Sükûta teslim olmuş bir ruh heykeli olarak Sultanahmet`in avlusunda büyüyen o mistik esrarı, ufunetli sessizliği kanat şakırtılarıyla bölen bir kuş curnatası tamamlamaktadır. Âdem olmak, gölgelerin devrilmeye yüz tuttuğu o dakikalarda, o son rükûda dizlerin letafet yüklü mermere, son secdede alınların berrak bir selâmla iki meleğe yüz sürmesi, adanmışlığı çoğaltan bir derviş inleyişine eş mânâlar devşirmektedir hayattan. Cumanın bereketi, insicamlı bir özne hâlinde revakların, kubbelerin ve minarelerin, ‘geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer` serencamına tutunan sıcacık soluğuyla İstanbul`dan Anadolu`ya âdeta bir ab-ı hayat nefhası taşımaktadır. “Sultanahmet`te Cuma Namazı”nı yazmak artık o meçhul şairi beklemektedir İnanmaktayım ki İstanbul, ‘güzel` kelimesinde duran sırrı, Sultanahmet secdelerinde büyütmektedir biteviye. Sultanahmet zikirleriyle çoğalmaktadır erguvanların ve lalelerin rengâhenk ritmi. Pembemsilerin, kırmızılarla; sarıların siyahın tonlarıyla kurduğu merhamet yüklü de olsa bu sakil hayat, daha çok Cuma tevbelerinde doluşmaktadır avuçlarımıza. Avuçlarımızda İstanbul eh, baştanbaşa erguvan kokmaktadır artık. Boğazın her iki yakasında asılı duran ve evrensel hülyalar eşliğinde bekleşen vakarlı ve boğumlu surlar, insan seli arasında kaybolan delişmen bir iç sızısı hâliyle erguvanları selamlamaktadır. Yahya Kemâl`in ruhuna rahmet, İstanbul masalında o kayıp şarkıyı bulan aziz şair, “Süleymaniye`de Bayram Sabahı”nı aşk ile virdedip, “…Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir./ Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!.. / Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu... / Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir; / O seferlerle açılmış nice yerlerdendir. /…” derken, mevsim elbette bir erguvan zamanıdır. Fakat inanıyorum ki, “Sultanahmet`te Cuma Namazı”nı yazmak artık farz-ı kifaye olarak sonradan pek meşhur olacak o meçhul şairi beklemektedir. İtiraf etmeliyim ki o şairi şunca yıllık yaşımdan sonra erguvan ve lale firakıyla ben de beklemekteyim! Reşit Güngör Kalkan-dünyabizim.com
      Sanat geçmişten bugüne dönem dönem değişiklik göstermiş, toplumların yansıması olagelmiştir. Bu yazımda çeşitli güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgilere dayanarak, tiyatro ve sinemanın oluşumuna, sanatın toplumları değiştiren önemli olayların etkisiyle zaman içerisinde değişimine değineceğim.
Günümüz sanat anlayışının temellerinin atıldığı o dönemler...
 
 Osmanlı insanı, inanış, gelenek, yaşam tarzı ve kültürlerini yansıtmak, yaşadıkları dönemin atlatamadığı sıkıntıları dolaylı yollardan aktarmak yanı sıra belki bir tepki aracı yaratmışlar kendilerince. Osmanlı dönemindeki sanat adına yapılan çekişme ve mücadeleler, günümüz tiyatro ve sinema kültürünü de oldukça etkilemiş görünüyor. Bunların bazıları eser haline getirilmiş ve hala işlenmekte.

Değindikleri bu özgün sanat anlayışını örneklemek amaçlı, Başbakanlık Devlet 
Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı`ndan edindiğim bilgileri özetle aktarıyorum; 1324 • Sultan Bayezid Meydanı Kağıtçılar Sokağı`nda sinematograf oynatılması için ruhsat talebinde bulunuldu.
 1325 • İtalya sinematograf kumpanyası`nın beraberinde bulunan bir elektrik makinesinin ithalatı için ruhsat verildi.
 • Kırım`da yayımlanan Tercüman Gazetesi sahibi İsmail Bey`in, Şehzadebaşı Fevziye kıraathanesi`nde vereceği konferansın bir mahsuru olmadığı, Hareket Ordusu tarafından duyuruldu.
 1327 
 • Belediye tarafından konulan kanunlar ve düzenler çerçevesi dışında, sinema ve tiyatrolardan bilgi alınamayacağı açıklandı. • Fransız uyruklu Sinematoğrafcı Doklonil Antuan, Anadolu`da gerçekleştirmeyi planladığı sanat etkinliğinin engellenmesinden dolayı uğramış olduğu zararın kendisine ödenmesini teleb etti.
 • Şehzadebaşı Fevziye Kıraathanesi`nde, Burhaneddin Bey`le kumpanyasınca oynanacak tiyatronun biletlerinde Hicaz demiryolu belgesinin olup olmadığı araştırıldı ve ceza kesme işi memura bırakıldı.

 1328
 • Vezneciler Caddesi`ndeki ahşap tiyatro zorla tadilat ettirildi, bir kıraathanede ise tiyatro oyunları oynanmasına göz yumuldu.

 1329
 • Sinematograf oyuncusu İtalya`lı Paskola Dimitri`nin Uşak`tan Sadrazamlığa gönderdiği telgrafın kopyasının okunduktan sonra, gereğini yerine getirme hususu ile valiliğe bildirilmesi istendi.

 1331
 • Kadınların sinematograf izlemelerinde bir sakınca olmadığı duyuruldu fakat halkı kötü etkilediği ve bu nedenle güzel bir şekle sokulması öngörüldü.
 1332
 • İstanbul`daki sinemalar hakkında, ilgili kişiler tarafından soruşturma yapılması üzerine yapılan şikayetin, gerçek dışı olduğu dışişleri idaresine bildirildi.
 • İzmir`de Jön Türklerin sinemalarda yaptığı tezahürattan dolayı rahatsız olunup, şikayet edildi.
 • Balkan Savaşı`nda zulüm ve işkenceye uğrayan Türklerin fotoğraflarının çekilip sinema şeritlerine alınmasına izin verilmesi istendi.
 • İzmir Rum Yetimhanesi, Ayvalık Tisihameridion Sandığı ve Adana Rum Sineması gelirlerinin, Yunan Hükümetine gönderildiğine dair bilgiler veren Kavala Konsolosluğu resmi araştırmalar yaptı.

 1333 • İstihbarat odası açıp sinema gösterisi
yapmak üzere gelecek olan Alman İstihbarat Heyeti`ne kolaylık gösterildi.
 • Tiyatro piyesleri ve sinema filmlerinin polisçe kontrol edileceği ve sansür heyetlerinin müdahale yetkisinin kalmadığı, sansür merkezlerine bildirildi. 
 • Askeri Hastanelerin bahçesine sinema şubesi kurmanın mümkün olmadığı dile getirildi. • Donanma ve Milli Güvenlik Kurumları yararına, sinema gösterilerinde bulunan kumpanyalardan, Darulacize gelirinin ve ruhsatının alınmayacağı kararı açıklandı. • Bundan böyle, tiyatro giysileriyle sinema şeritlerinin doğrudan doğruya polis tarafından kontrol edileceğinden, sansür merkezlerinin görevinin sona erdiği bildirildi.

 1334
 • Yol, su, sağlık, kültür, nüfus, eğitim gibi her tedbiri alınmış örnek köylerin kurulması için İzmir Milli Kütüphanesi`nin tavsiyesi, yasak ve kanunların hazırlanması ve kontrolünde gençlerden yararlanılmasıdır.
 • Zabıta ve sivillerden Bağdat`a giden yolcuların yollardan aldıkları fotoğraf veya sinema filmlerinin hepsini Altıncı Ordu Karargahı`na teslime mecbur oldukları, yapılacak araştırma sonucu sakıncalı olmayanların geri gönderileceği dile getirildi.
 • Edirne Polis Müdüriyeti tarafından hakkında bilgi istenilen, sinemacılıkla meşgul Ahmed b. İbrahioviç`in Bulgaristan`ın Pirot kasabasından ve Amerikan uyruklu olduğu, Sofya`ya gitmek üzere seyahat belgesi verilerek ikamet izninin geri alındığı bildirildi.
 • Askeri Müze İdaresi`nin Şehzadebaşı`nda açtığı sinemanın geçmiş günler hasılatından % 10 Darulacize aidatı ödenmesi Harbiye Vekilliliğinden istendi.

 1335
 • İstanbul Polis Okulu için gerekli bir adet sinematograf makinesi satın almak için Emniyet Genel Müdürlüğü ile Selanik Bonmarşesi sahipleri arasında mukavele yapıldı.
 • Merkezi İstanbul`da, Doğu Birlik sinema ve tiyatro Osmanlı Anonim Şirketi adı altında bir şirket kurması için Dava Vekili David Roso Efendi kurucularına izin verildi.
 • Yabancı elçilikler tarafından düzenlenen organizasyon ve eğlencelerden istenecek Darulacize aidatı işlemlerinin Belediye tarafından yapılması, İstanbul vilayetinden istendi.
 • İstanbul Polis Okulu için satın alınacak sinematograf makinesinin fiyatı konusunda gerekli bilgiler verildi.
 • Beyrut`taki genç dernek üyeleri bir program dahilinde çeşitli faaliyetlerde bulundu ancak bu program değerlendirmeye alınmadı.

 1336
 • Darülaceze 1334 bütçesinde tiyatro ve sinemadan teftişini yapacak yeni memur ve görevlilere zam karşılığı ayrılan para ve kaldırılan düşkün pavyonlarından tasarruf edilen para memurlara göre öngörülen miktarda dağıtıldı, yeni alınacak müfettişlerin kadrosu ve maaşları tasdik edildi.
 • Sinema almak için İstanbul`a gelecek olan Ernest Mariçka idaresindeki Avusturya Film Kumpanyası aktörü Johan ile aktris Lili Borovski`nin pasaport vize işlemleri yapıldı.
 • Nisan ayı içinde Bulgaristan`dan gelen şüpheli şahıslar arasında bulunan ve sinema şeridi işleriyle meşgul olan Alman uyruklu Hristof Molen Ayzen`in Sofya`da kimlerle görüştüğü belirlendi.
 
 1337
 • Eyüp Sultan İdman Yuvası tarafından, Osmanlı sineması`nda bir müsamere düzenlenmesine izin verildi.
 • İtilaf Kuvvetleri Başkumandanı General Wilson`un emri üzerine, Beyoğlu`ndaki sinema, tiyatro, birahane ve lokantaların belirtilen saatlerde kapatılması ve sinemalarda Alman, Avusturya, Macar ve Bulgar yapımı filmlerin oynatılmaması gerektiğinin Harbiye Vekilliliği Merkez Dairesi`ne bildirildi.
 • Beyoğlu Belediye Dairesi`nin tiyatro ve sinema biletlerini Darülaceze damgasıyla mühürlenmemesi sebebinin idari bir tedbir olduğu bu aidatın tahsil edileceği Darülaceze Müdüriyeti`ne bildirildi.
 • Rum öksüz ve mültecilerin yararına düzenlenecek olan konser ve baloların Darülaceze aidatından kesilmesi, kurum müdüriyetine bildirildi. • İstanbul`da çeşitli Ermeni Cemiyetleri tarafından düzenlenen müsamere biletlerinde Darülaceze damgası bulunması gerektiğinden mühürsüz biletlerin sattırılmaması ve düzenlenen organizasyonlarının engellenmesi gereği polis müdüriyetine bildirildi. • Dağıtılan İttihat ve Terakki Cemiyeti`nin menkul ve gayr-ı menkullerine hükümetçe el konulması vekiller tarafından kararlaştırıldığından, Manisa sineması için de karar dairesinde gereğinin yapılmasında karar kılındı.

 1338 • Tatavla Rum Fukaraperver Cemiyeti tarafından yeni yıl şerefine yapılan müsamere hakkında, alınması düşünülen tedbirler ve elde edilen rapor sureti göz önüne alındı.
 • Darülaceze`yi tanıtmak için çektirilecek sinema filmlerinin Sakatlar ve Gaziler Yardım Heyeti Sinema Film Fabrikası`na verilmişken, yabancı Vaynberg Sinema İmalathesi`ne ihalesiyle yapılan itiraz üzerine Gaziler Sineması müdürü nezarete çağırılarak bilgi alındı. • Kaldırılan Müdafaa`i Milliye Cemiyeti tarafından hazineye aktarılan sinema filmlerinden tarihi kıymeti olanların askeri müzeye devredilerek geri kalan tüm takım ve aletlerin Sakatlar ve Gaziler Yardım Heyetine yardım maksadıyla ücretsiz verilmesi için bir kararname talep edildi.
 • Tiyatro, sinema, konser, balo, yarış ve emsali oyun yerlerine mahsus girişten alınacak vergi hakkında kaleme alınan kanun tasarısı Mebusan Meclisine sevk edildi. • Eşref Bey`den emaneten alınan ve bozulan sinema makinesinin bedeli ödendi. • Gomon Sineması Şirketi`nin film şeridi ve mızıka takımı satışından dolayı Konya Sanayi Mektebi`nde alacağı olmadığı açıklandı.
 • Emniyet idaresine ait olmak üzere Necati Bey tarafından Sakat ve Gazi Yardım Heyeti Merkezi Sinema-film Fabrikası`nda imal ettirilen filmlerin tab ve banyo ücretlerinin ödenmesi muamelesi başlatıldı.
 • Sakatlar ve Gaziler Yardım Cemiyeti tarafından yönetilen sinema daireleri gelirlerinden Darülaceze aidatının verilmemesi için yapılan talebin Darülaceze hükümleri gereğince kabul edilemeyeceği hakkında Harbiye Vekilliliğine cevap gönderildi.

 1339
 • Sinema ve tiyatrolarda kutularda biriken biletlerin kontrolünde Darulaceze memurlarından umumi borçlar idaresi memurlarına istenilen istenilen kolaylıkların gösterileceği umumi borçlar (Duyun-ı Umumiye) Komiserliği`ne bildirildi.
 • Yeni oluşturulmuş olan Sakatlar ve Gaziler Yardım Heyeti hükmünde gelir olarak tiyatro ve sinema hasılatından bir miktar hisse gösterildiği halde tiyatrolardan herhangi bir ödeme yapılmadığı için, Darülaceze`ye verilen hissenin yarısının verilmesi hakkında yapılan talebin kabul edilmemesi üzerine heyet tekrar vekilliğe dilekçe verdi.
 • Barış imzalanmasına kadar İtilaf Devletleri uyruğundan olan tiyatro, sinema sahiplerinden Darülaceze aidatı alınmasının anlaşmış devletler komiserlerince engel olunamayacağı Darülaceze Müdüriyeti`ne bildirildi.
 • Din ve mezhep farkı olmaksızın yerleştirilmiş Müslümanların dinlerini serbestçe yerine getirdiklerine dair çekilen fotoğrafların takdimiyle, bu konuda hazırlanan film sinemalarda gösterildi.
 • Hz. Peygamber`in yaklaşan doğum günü sebebiyle tiyatro, sinema ve eğlence yerlerindeki oyunlar yasaklandı.
 • Sinemacı Abidin Bey ile Üsküdar belediyesi arasında belediye vergilerinden doğan bir hadise gerçekleşti.

 1340
 • 1337 senesinde Taksim, Beyoğlu, Makriköy, Beşiktaş, Üsküdar ve Anadoluhisarı`ndaki bazı sinema ve tiyatrolara ait biletlerin kıymetini gösterir cetvel.
 • Beyoğlu, Galata, Kadıköy, İstanbul`daki tiyatro ve sinemalar ile buralarda bulunan kontrol memurlarını gösterir cetvel. • Darülaceze Beyoğlu Sinema ve Tiyatrolar Müfettişi Rıfat Bey, mülkiye müfettişi tarafından memuriyeti hakkında sorulan soruları cevapladı.
 • Beyoğlu Damga Müdürlüğü tarafından çıkarılan İstanbul`daki sinema ve tiyatrolara ait fihrist.
 • Sinema kontrol memurlarının görevlerini yerine getirmekte olduğuna dair vekilliğe bilgi verildi.
 • Memur okulu müfettişi tarafından memurluğu boyunca yaptığı hizmet ve münasebetler hakkında sorulan soruları, Tiyatro Müfettişi Mümtaz Bey yanıtladı.
 • Bilumum tiyatro, sinema, konser, yarış ve benzeri oyun mahallerine giriş ücretlerinden seyir vergisi alınması hakkındaki kararname dosyası, belgelerle istendi.
• Üsküdar`da İhsaniye Sineması Müdürü`nün, Müdürü bulunduğu sinemanın Polis Müdürü Esat Bey tarafından kapatılarak kendisinin de dövüldüğünü beyan ile zarar ziyanın tazminini istedi. • Taksim`de bir meyhanedeki yaralama, Çubuklu`da bir polisin diğer bir polisi yaralaması, Beyoğlu`nda sinema soygunu, intihar girişimi ve Anadolu Kavağı`nda çocukları rehin alan Arif isimli yanaşmanın yaralı olarak ele geçirildiğine dair İstanbul Polis Müdüriyeti vukuat raporu çıkardı.
 • Darülaceze sinema ve tiyatrolar müfettişleri, içlerinde bulunduğu şiddetli yoksulluk dolayısıyla yeterli miktarda zam istediler.
 • Harbiye Vekilliliğine ait sinema motoru, Anadolu`da sinema gösterilmek üzere Emniyet Genel Müdürlüğüne teslim edildi. 
 • Görevli olmayan zabıtanın oyun mahallerini biletsiz görmeleri ya da dışarıdan birtakım kimseleri ücretsiz sokmalarının önlenmesi Polis Müdüriyeti`nden istendi.
 • Seyir Vergisi Kararnamesi`nce biletler üzerinde bedellerinin yazılı olması gerektiğinden, üzerinde fiyatı bulunmayan biletlerin damgalanmaması hususunda gerektiğinde uyarıda bulunulduğu Darülaceze Müdüriyetine bildirildi.
 • Oyun yerleri biletlerinin fiyatının % 10`u Darülaceze`ye verilmesi gerekirken, özellikle Beyoğlu`ndaki yabancı tiyatro sahipleri bilet fiyatları üzerinde farklı muamele uygulayarak bu hususu yerine getirmediler.
 • Damgasız bileti satılan müsamere ve oyunların geçersiz sayılacağı, tiyatro ve sinemalarında kapatma yoluna gidileceğinin ilgililere ihtar edilmesi Polis Müdüriyeti`nden istendi.
 • İstanbul`daki sinema ve tiyatrolara ait biletlerin 1334`ten 1338`e kadar ortalama fiyatlarının listesi çıkarıldı.
 • Sinemalarda ahlaka aykırı filmlerin gösterimi engellendi.

 1341
 • Sinema ve tiyatrolar hakkında resmi hüküm resmedildi.
 • Hicri 1334`ten 1338`e kadar Beyoğlu, Kadıköy ve İstanbul mıntıkasında bulunup, sürekli veya mevsimlik işleyen sinema ve tiyatroları gösterir cetvel.
 • Bir adet sinematograf makinesi satın alındı.
 • İşlerinin ters gitmesinden dolayı Beyoğlu`ndaki Olympıa Tiyatrosu`nu kapatan Mösyö Saver`in Darülaceze`ye olan borcunun kapatılmasını talep ettiği mektup hakkında Hukuk Müşavirliği`nin verdiği cevap, Darülaceze Müdüriyeti`ne bildirildi.
 • Üsküdar İdari Amiri himayesinde Bostancı Numune Mektebi için düzenlenen gezinin biletlerinin damgasız olduğu tespit edilip, gereğinin yapılması İstanbul vilayetine bildirildi.
 • Bir defa ile sınırlı olmak üzere düzenlenen müsamerelerle sünnet düğünü gezintiler hakkında ne yolda muamele edileceğine dair düşüncelerin Devlet tarafından karara bağlanması Sadrazamlıktan istendi. 

 1920
 • Ermeni vak`alarının tasviri olarak Cenevre`de sahneye çıkacağı haber alınan sinema filminin men`i mümkün olmadığı takdirde en muzır kısımlarının çıkarılması için İsviçre Hükümeti`ne bildirildiği, Yüce Divan lehine yayın için gerekli paranın şimdilik gönderilmesinin mümkün olmadığı açıklandı. Özgenur Reyhan Güler-on5yirmibes.com Araştırılan Kaynak: Başbakanlık Osmanlı Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Arşivi
      Reel politiğin tüm insani oluş alanlarını peşine takıp herşeyin sahte ve yapay olanını sergilediği ve konjonktürel olanın herşeyi silip süpürdüğü bir zeminde Üstad Necip Fazıl`ın “Gençliğe Hitabesi”nin oldukça lüks ve fantazi sayılacağını biliyoruz. Bizim, böyle bir lüksümüz (daha doğrusu kaygımız) yok! Çünkü Necip Fazıl`a bağlılık iddia edenlerin, “O`nun Ocağından geldiği”ni söyleyenlerin, “Biz Büyük Doğu`dan yetiştik” diyenlerin reel-politik karşısında ‘tazim`e durduğu ve ‘hiza`ya geldiği günümüzde, her zaman ve zeminde “Ya Ol Ya Öl”, “Ya Hep Ya Hiç!” diyen ve bunun kavgasını veren ve ömrü boyunca; “Gözleri kara, alınları fikir çizgili, kalbleri ceylan, iradeleri çelik, imanları volkan, irfanları tarla, idrakleri bıçak, edaları şiir, diyalektikleri ipekten örgü, geliyorlar!” diyerek “özlediği nesil”i bekleyen Üstad Necip Fazıl`ı yılın belli günlerinde “ölü ağlayıcıları” mistisizmi içerisinde anmak değil, O`nun “Büyük Doğu”sunu bünyeleştirmiş bir “anlayış”la her an O`nunla yaşayabilmek lazım.. Kim yaşayacak? Ancak O`na bağlılık iddia edenlerin cevaplayabilecekleri bir soru bu.. Gençliğe; “Genç Adam! Kalabalıkların modalaşmış yollarına düşme! Nefs murakabesi denilen o ulvi melekeye yapış ve düşün! Yol kalabalıkların yönü değil, hakikatin istikametidir! Sen O`na dön ve kalabalıkları döndür!” uyarısını 79 yıllık yaşamının her karesinde ‘fiziki acı` şiddetinde yaşayan ve yaşatan Üstad`ın bir antik Yunan Şairi`nden aktardığı “Meğer ben bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum” inkisarını yaşamadığını pek söyleyemeyiz! Burada; 79 yıllık destansı bir kavganın manifestosu diyebileceğimiz Üstad`ın Gençliğe Hitabe`sini şerh etmek gibi oldukça çetin ve yorucu bir işe girişmek, ‘Gençliğe Hitabe`yi dikkatlere yeniden sunmayı deneme`dir aslında.. Yoksa Üstad`ı şerh`e kalkışmak ‘kaf dağını aşmak` gibi ‘imkansız` birşeydir.. Gençliğe Hitabe`sine başlarken öncelikle (genel geçer söylem ve anlayışlarla özdeşleştirmemek kaydıyla) şunu söylemek gerekiyor: Üstadın hayatı tek bir genç aramakla geçmiştir. Bu ‘tek`lik sayısal anlamda ‘tek` değil, keyfiyet, muhteva anlamında bir “yekpare” bütünlüktür. Ruh ve kaslarıyla bir genç.. Hayatının başından sonuna kadar; “Ey genç adam yolumu adım adım bilirsin Erken gel beni evde bulamayabilirsin!” Hitabıyla bu genç adamı her an liflerinde, duygularında, düşüncelerinde, rüyalarında yaşatmış, hissetmiş bir büyük devrimci, bir büyük evrimcidir Üstad .. Gençliğe Hitabe; bütün eserleri ve hayatında “fikri yaşamak yaşamayı da fikir” bilmiş Üstadın gençliğe bir manifestosu niteliğindedir.. Manifestosuna “Zaman bendedir ve mekan bana emanettir şuurunda bir gençlik” diye başlar Üstad! Üstadın kendi terminolojisi, kendi tanımlamaları içerisinde “Zaman” ruhu, manayı ifade eder. “Zaman bendedir”.. Yani ruhun kendisinde olduğu, “Ve mekan bana emanettir” dediğinde.. (mekan maddeyi ifade eder…) Emanetin kendisine tevdi edildiği.. Kısaca şöyle diyebiliriz: zaman ruhu, mekan maddeyi ifade eder. “Zaman bendedir ve mekan bana emanettir” demek düpedüz insanın memuriyet ve mesuliyetini ortaya koymaktır. İnsanın memuriyet ve mesuliyeti (kendisine tevdi edilen emanet-ki dağlara taşlara teklif edilen- öncelikle aslına rücu edici yörüngede cereyan ediyor. Dolayısiyle zamanın insanda olması mekanın o zamanın uygulanacağı bir atmosfer olarak karşımıza çıkıyor ve bütün bir gençliğe emanetini, bütün bir gençliğin eşya ve hadiseleri yani zamanı tasarruf etmesi gibi bir mükellefiyeti gerekli kılıyor. Ve bu şuurla donanmış, bu şuuru kuşanmış bir gençlik özlemi içerisinde Üstad.. Gene bir şiirinde ; “İşte bütün meselem, her meselenin başı Ben bir genç arıyorum gençlikle köprü başı” diyebileceği bir nesil arıyor. Emaneti bir sonraki nesillere tevdi edebilecek bir neslin özlemi, sancısı, çabası ve yetiştiriciliği rolünde Üstad. Gençliği tanımlarken “gençlik yaş işi değil ruh işidir” diyordu ve verdiği örnekler de doksan yaşında Seyh Sadi`den, doksan yaşında sahabeden Ebu Talha Hazretleri`ne kadar genç örneğini veriyordu. Yani kasları ihtiyarlasa bile ruhu genç kalmış ve ruhuyla genç kalabilmiş bir genç tanımı vardı Üstad`ın. Dolayısiyle fiziksel gerçekliğin ötesinde, doğumdan ölüme kadar bir süreç olarak gençliği tanımlar Üstad. Hitabesinin hemen başında bir tarih muhasebesiyle işe başlar. Bir dünya görüşü kurucusunun inşaya başlarken yapması gereken öncelikle bir tarih muhasebesidir, bir tarih ayıklayıcılığıdır. (Biraz geriye alarak ifadelendirmek gerekirse) Kanuni`den bu tarafa biz kaybede ede geliyoruz. Devleti kaybettik, toplumu kaybettik, aileyi kaybettik, insanı kaybettik. Bu kaybedişleri lif lif sentetik bir örgüde (İdeolocya Örgüsü) dokuyan, bunu örgüleştiren Üstad yeniden bunları kazanabilmenin, yeniden bunlara sahip olabilmenin, yeniden bu ruhla donanabilmenin örgüsünü oluşturmak için evvela bir tarih muhasebesiyle işe başlar ve şöyle der: ”Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk iki buçuk asrını aşk,vecd,fetih ve hakimiyetle süsleyici”.. Bu iki buçuk asırı yükseltici aşk dönemi diye tanımlar. Bu aşk dönemi; Osman Bey`den Kanuni`ye kadar olan asırdır ve işte bu iki buçuk asır aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süslü; devlet-i ebed müddet şuurunun nirengi noktasına vardığı bir dönemdir. “Üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici”.. Burası da Kanuni`den Tanzimat`a kadar olan dönemdir. Üstad`ın ifadesiyle çürütücü taklitçilik dönemidir. Eşya ve hadisiler zeminine Kaba softa ve ham yobazın egemen olduğu bir dönem. Son bir asrını da (belki de en önemli diyebileceğimiz bir asır) Allah`ın Kuran`ında Belhüm Adal dediği hayvanlardan aşağı taklitçilere kaptırıcı en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle Türk`ü madde planında kurtardıktan sonra ruh planında helak edici tam dört evre bulunduğunu gören.. Bu evreleri yükseltici aşk,çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi evet şimdi beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik.” Üstadın ifadeleri bu.. Burada gördüğümüz şu: Üstad bir cümleyle bütün bir tarih muhasebesini, bütün bir tarih felsefesini ortaya koyuyor. Bir toplumsal proje teklif eden Üstad; evvela toplumsal projeyi inşa edeceği zeminin arka planını çiziyor ve üçe ayırıyor bunu. Birincisi yükseltici aşk dediğimiz devir, o emanetin (zamanın mekana aplike edilmesi) mükemmel biçimde muhafaza edildiği bir dönem. Ondan sonraki dönem çürütücü taklitçilik ve en son dediği evet şimdi ve kendisinde çok önemli bulduğu ve bütün kavgasını sürdürdüğü o üçüncü dönem dediği öldürücü küfür dönemini çerçeveliyor Üstad. Bütün eserlerini de öldürücü küfür dediği bu dönem içerisinde vermiştir. İkinci devrede Üstad`ın Kaba Softa ve Ham Yobaz dediği bir tip vardır. Bu tipi Cumhuriyet tarihimizde ilk defa teşhis eden Üstad olmuştur. Teşhis edip böyle olunmaması gereken bir tip olarak ortaya koymuştur. Üstad`ın bir ilkesi vardı: Bir davanın istikametini muhafaza edebilmesi, hedeflendirilebilmesi için ana ilke öncelikle özünü zıtlarından ayıklayabilmesiyle kaimdir derdi.. Özünü zıtlarından ayıklayabilmek.. Üstad`ın oluşturmak istediği, kavgasını verdiği genç tipide işte bu özünü zıtlarından ayıklaması gereken bir genç tipiydi. Yani (eskilerin deyimiyle) ağyarını mani efradını cami (kendinden olan bütün güzellikleri, iyilikleri,doğrulukları toplayıcı kendinden olmayan her türlü kötülükleri,yanlışlıkları ve çirkinlikleri dışlayıcı) bir genç tipi tarif ediyordu. Üstad bir ideal adamıydı, bir ideoloji adamıydı.. İdeoloji inşa ediciydi. (Ülkemizde hala anlaşılmayan bu inşa edici fonksiyon anlaşılmadan Üstad gerçek anlamıyla anlaşılamayacaktır.) Üstad`ın getirdiği herşey tatbik edilmeye dairdir. Burayı kesinlikle gözden kaçırmamak gerekiyor. Necip Fazıl çok değişik şekillerde tarif edilebiliyor. Necip Fazıl; Kimilerine göre büyük şair yani Sultanüş Şuara, Kimilerine göre büyük hatip, usta konuşmacı, Kimilerine göre büyük tiyatro ve hikaye yazarı, Kimilerine göre büyük şiiri bırakmış politika adamı, Kimilerine göre sanat ve estetik dehası.. Kimilerine göre tecrit ufkunda yaşayan bir mücerretler adamıdır. Burada Üstad`ın asıl vasfını kaybetmek gibi tanımlamalar seziyoruz. Yani Üstad sadece ideallerin adamı, toplumdan uzaklaşmış bir adam olarak da algılanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bunu kendisi de belirtmişti: ”Çok defa en ulvi tecrit ve manalandırmalara en sufli teşhis ve maksatlandırmalar musallat olur” Ve peşinden gene şunu diyordu: ”…ben mücerretler adamı o kadar indim ki mutlaka her türlü tecridin sonunda varması gereken yer müşahhasdır, toplumdur, insandır, eşyadır, olaydır” diyordu. Bütün kavgasını bu topluluğu oluşturmak üzere vermişti. Yani o idealizasyonu uygulamaya koymak, tatbik etmek için yapmıştır. Devam ediyoruz gençliğe hitabesine: “Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün dikeyleri yatay haline getirecek bir nida kopararak mukaddes emaneti ne yaptınız? diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik” Bir cümleyle bir tarih diliminin muhasebesi yatıyor burada.. O en son devre dediğimiz öldürücü küfür devresinin adeta bir özeti var burada. Yeni kurbağa dili cümlesiyle de dil devriminin korkunçluğunu ve eleştirisini yapıyor. Bir şiirinde bunu değişik bir şekilde de ifade ediyor: ”Bir şey koptu benden şey her şeyi tutan bir şey Benim adım bay Necip babamınki Fazıl Bey” İki nesli bölen ayıran, dünyalarını birbirinden çalan bir ayırım olmuştur dil ve Üstad bunu yeni kurbağa dili şeklinde ifadelendiriyor. Bütün dikeyleri yatay hale getirecek bir nida kopararak: Mukaddes emaneti ne yaptınız… Geriye doğru gidersek.. Sahabe devrinden baktığımızda; sahabe dönemi, hicri asırlar, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı ortada devlet-i ebed müddet dediğimiz bir yapı var. Bütün doğrularıyla-yanlışlarıyla, uygulamalarıyla böyle bir yapı var. Belli bir zaman sonra Üstad`ın öldürücü küfür diye yaftaladığı bir kavşağa geliyoruz. (Bu kavşak Cumhuriyet kavşağıdır). Bu kavşakta (Üstadın ifadesiyle) işgal ordularının dahi yapamayacağı korkunç bir cinayetle bu mukaddes emanet kesilip atılıyor. Cumhuriyete kadar mukaddes emanetin yürütücüleri, taşıyıcıları mevcut. Bu mukaddes emanetin bertaraf edildiğini Üstad görüyor ve bir nida kopararak mukaddes emaneti ne yaptınız diye meydan yerine çıkıyor.. Aslında Üstad Gençliğe seslenirken, kendisi bizzat bu seslenişin gereğini yerine getiriyor. Bu hınçla dolu fakat öfkesini sadece yeniçeri ruhiyatı ve tavrı ile sadece kaslarından ibaret refleks olarak ortaya koyacak değil, bu mukaddes emanete kaplık yapabilecek, onu taşıyabilecek bir bünyeye sahip öfkeyle dolu bir gençlik arıyor Üstad.. Gününü bekleyen bir gençlik.. Bir sinir kumkuması halinde, rahatsızlık içinde psikolojik sapmalarıyla gerilimli bir gençlik değil. Öfkesini ölçülendirebilen, muhtevasıyla taşıyabilen bir gençliğe sesleniyor ve “dininin, dilinin, beyninin ilminin, ırzının, evinin, çilinin, öcünün davacısı bir gençlik”. Bütün olumlu ve olumsuz vasıflarıyla davasını bütünleştirebilmiş, bu davasını iyi,güzel ve doğruya inkılap ettirebilecek, dönüştürebilecek birikimlerle donanmış bir gençlik ümit ediyor, hayal ediyor ve yetiştirmeye çıkıyor Üstad… Öncelikle de dininin davacısı.. Bunu aktarabilecek dilinin, zihinselleştirebilecek beyninin, bilimselliğinin, ırzının, evinin davacısı..(Yukarıda belirttiğimiz Kanuni`den bu tarafa herşeyi kaybede kaybede gelen bir kuşağın yeniden herşeye sahip olabilmesinin adeta bir yangın yerinden koparcasına yangın yerini gül bahçesine çevirircesine çetin bir mücadeleye, çetin bir davaya adanmış, çetin bir davayı göğüslemeye çabalamış bir gençlik). Halka değil hakka inanan, meclisinin duvarında hakimiyet hakkındır düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti hakka kölelikte bulan bir gençlik. Gençliğe Hitabenin (manifestonun) ana damarlarından biri: halka değil hakka inanan.. Bu kavramsal ifade ile İslami dünya görüşünden koparılmamızın ve sonuçta bütün muhtevayı kaybedişimizin, bütün kaliteyi kantiteye, sayısallığa döküşümüzün batıdan adapte reformalardan özellikle sayısal yani niceliğe döküşümüzün acı halini ifadelendiriyor.. Üstad hakikati işaretliyor ve “meclisinin duvarında hakimiyet hakkındır düsturuna hasret çeken gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti hakka kölelikte bulan bir gençlik” diyor. Üstat`ın terminolojisinde önemli tanımlarından bir tanesi de Hürriyetin tanımıdır: “Hürriyet hakka köleliktir” diyor ve köleliği bile bir özgürlük tanımına kavuşturuyordu. Bilinen anlamda maddi refleksler altında ezilmiş bir kölelik değil. Hakikat, doğruya esarettir diyerek bir tanım farklılığı getiriyor. Devam ediyor: “Emekçiye benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın. Ama sen de zulüm gördüğün iddiasıyla kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın. Kapitalist`e ise Allah buyruğunu ve Resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın ihtarını edecek kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik…” Gençliği değişik bir boyutuyla daha yaklaşıyor Üstad. Daha doğrusu gençliğin temel sorumluluk alanlarından birisini ortaya koyuyor. O da nedir? Adına emek ve sermaye tabanında sistem kurulmuş, ideoloji üretilmiş iki ana kesimi emek ve sermayeyi hakikatine çekiyor ve hakikatinde temellendiriyor. Emekçiye benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın diyor. Burada üstadın tesbitlerinden birisini daha hatırlıyoruz. Şöyle: ”Bizim toplumumuzda hasta kendi hastalığına razı olsa bile toplum onun hastalığına rıza göstermeyecek derecede hassasiyete sahip, o derecede müşfikleşmiştir..” şeklinde ifadeleri var Üstadın. Burada da aynısı. Emekçiye benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın. Ama sende zulüm gördüğün iddiasıyla kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın.. Yani mutlaka ölçülendirilmiş, sınırları çizilmiş, kendi makul mecrası içerisinde denetime alınmış bir emek hakkı bir emekçi kesimi… Kapitalistte ise Allah buyruğunu ve resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kasasına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın ihtarını edecek. Nedir bu Allah Buyruğu ve Resul ölçüleri? Örneğin “Alnının teri kurumadan emeğinin karşıılğını veriniz” Bunun gibi birçok mutlak ölçüler mevcut. İkisini unsurlar üstü bir zevk alanında, bir kıvamda birleştiriyor Üstad.. Zıtlar üstü bir ahenkte.. Emek ve sermayenin birbirine bir hasım gibi değil, (deyim yerindeyse) hısımlaştığı bir ilişkiler bütünü.. Bunlar idealizasyonlar yani olması gerekenler, büyük ölçüde yaşananlar değil.. Devam ediyor Hitabesi`ne: “Birbuçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını..” (burası önemli bir nokta)… Biliyorsunuz Batının önemli dinsel, bilimsel serüvenleri, reformları arayışları, çatışmaları var.. Burada Üstad Rönesans`tan bahsediyor: Rönesanstan itibaren keşif ve oyuncak dediği teknolojik dönüşümlere, çevrimlere işaret ediyor.. Ve bütün bunlara rağmen buhranını yenemeyen, kurtuluşunu arayan diyor.. Bütün bu keşifler, bilimsel donanımlar buhranını yenmeye değil, buhranını artırmaya neden olmuştur.. Kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını, Türk`ün de yine birbuçuk asırdır (Üstadın muhasebesini yaptığı başlarken belirttiğimiz) Türk`ün de işte bu batı adamında bulduğunu sandığı şeyi (burada gene Üstadın bir tesbitini hatırlıyoruz): Biz güneşi ceketimizin astarında kaybettik. Başka ceplerde arıyoruz… Batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslam`da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslam alemine ve bütün insanlığa nümunelik teşkil edecek bir gençlik.. Ve bu gençliğin yüklenmesi gereken donanımın temellerine işaret ediyor Üstad. Kısa bir tarih muhasebesinde şöyle ifadelendiriyor bunu(: Üstadın yanlış anlaşılan ana ilkelerinden birisidir bu..) “İslam Türk`ün elinde bozuldu ve heryerde bozuldu. Ve bu Allah`ın Türk`e ilahi bir ihtarıdır. Türkiye`de düzelmelidir ki her yerde düzelsin! Kendisinde bozulanın ancak kendisinde düzeldikçe, o nisbette yurdunda İslam aleminde, bütün dünyada da düzelebileceğine ilişkin ilahi bir işaret, ilahi bir ihtardır..” Nasıl bir modelden maketleşerek bütün Arap alemiyle İslam alemi bozulduysa ancak Türkiye`den çıkacak yeni modeli tatbik suretiyle kendisini bulabilir… Gençliğe hitabesinde de bunu dolaylı olarak belirtiyor. Bu bir kaderciliğin veya bir coğrafya tutkusunun veya bir etnik tutkunun değil, korkunç bir mükellefiyet ve mesuliyet idrakinin ifadesidir. Bende bozuldu, ancak ben düzelirsem düzelecek idraki.. (biraz sonra geleceğiz) “Kim var diye seslenilince sağına ve soluna bakınmadan fert fert ben varım cevabını verici, benim olmadığım yerde kimse yoktur duygusuna sahip bir dava ahlakını pırıldatıcı bir gençlik..” En önemli yere geldik.. Necip Fazıl, ıslahatçı bir düşüncenin değil İnkılapçı bir düşüncenin adamıydı. O`nun temel ilkesi: Ya hep Ya Hiç`ti, Ya Ol Ya Öl`dü.. Yanımdaki varsa ben de varım değildi, Ben varsam bu dava var! Ve bu soruyu sordurtmayacak bir fikir ve eylem ahlakıyla da donatmaya çabalıyordu muhataplarını.. Burada şunu diyebiliyoruz: (Üstadı anlamada oldukça önemli): Üstad maiyyet olmaya değil maiyyen almaya memur bir düşüncenin kurucusuydu.. O hiçbir zaman teba olabilecek bir düşüncenin adamı olmadı. Teba alabilecek bir düşüncenin adamıydı. O, hangi aidiyet dünyasına mensup olduğumuzun ve hangi aidiyet dünyasına mensup olmadığımızın ideolocyasını dokumuştu.. Biz, “Üstad” derken sembollerle konuşuyoruz. “Niçin illa Üstad?” dediğimizde “Fikrinden dolayı üstad, dolayısıyla fikri.. Fikrinden dolayı merkezleştiriyoruz.. O fikri kim ortaya koysaydı Üstad oydu.. Devam ediyoruz.. Bütün adalelerine kadar sorumluluk bilincini yüklenmiş gençlik.. “Can taşıma liyakatini canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateji ve taktik sahibi bir gençlik..” Bu cümlede yatan müthiş bir şehitlik şuurunu peşinen kuşanmış bir gençlik.. Can taşıma liyakatini canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet bilecek.. Taşınan canın kıymetini ölçülendiriyor: Bu can ancak Allah yolunda feda edilirse candan sayılır, yoksa sadece bir organ.. Abdülhakim Arvasi Hz.lerinin bir sözü: “Bu yolda göze alınabilecek en hafif şey şehitliği göze almaktır..” Lakırdı haline getirmeden.. Büyüklerin tavrıdır: Bir şey dile döküldüğü zaman hakikatinden kaybede ede gider.. Onu hal olarak yaşatmak, kaal olarak yaşatmamak lazım… “Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik..” (Burada maddi bir ak süt tanımı yok.. Ruh adaleleri, ruh gözü, kalp gözünün hakikatiyle) “Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kağıdı şehri , muzahrafat kanalı sokağı,(herşey tersine inkılab etmiş) fuhuş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi hasılı güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve temmiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyacak, tek başına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik..” Her cümlesi bir toplumsal tarih muhasebesi.. Geleceğe yönelebilmenin izlerini taşıyor.. Gene bir tesbiti: Bize şeriate ellese küfrü değil, küfre ellese şeriati doğuracak soy lazım diyordu. Çirkine ellese güzeli doğuracak.. Tuttuğu, gördüğü her şeyi kendisine dönüştürecek bir bünye.. Bunun kazanılması.. Estetiğimizi de ölçülendiriyor: Doğruyu mu, güzeli mi, iyiyi mi istiyorsun? Allah Resulünün gösterdiği, öğrettiği ve bellettiği diyordu.. İmamı Azamın sözü: Söz kalpten gelirse kalbe tesir eder.. Ve uzun soluklu olur.. Üstad`da da öyle olmuştur.. Devam ediyor: “Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütn eski nesillerden hiç birini beğenmeyen onlara siz güneş ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız.. Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiç biri başınıza gelmezdi diyecek ve gerçek müslümanlığın nidüğünü ve nasılını gösterecek bir gençlik.” Burada boş bir nefs emniyeti içerisinde bir gençliği tanımlamıyor Üstad. Gerçek Müslümanlığın esasını ve nasılını gösterecek , bunla donanmış bir gençlik tanımlıyor. Tek soluklu, konjonktürel, zamanla kayıtlı İslami akımları görüyorsunuz. Aslında bunlara ‘akım` demek de uygun değil ya. Nedir? Bütün bir geleneğimizi yani tarihselliğimizi asr-ı saadete bağlayan köprüleri yok sayan birtakım ‘köktenci` diye tanımlanan aslında ise ‘köktencilik`le ilgisi olmayan mevsimlik cereyanlarla asla özdeşleştirilmeyecek derecede bir gençlik tanımı veriyor Üstad.. Sadece itham eden, suçlayan, eleştiren değil, “nidüğünü ve nasılını gösterecek bir gençlik” diyor.. Devam ediyor Üstad: “Tek cümleyle Allah`ın kainatı yüzü suyu hürmetine yarattığı sevgilisinin alemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, ondan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak barınak tanımayacak ve onun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye layık görecek bir gençlik..” Mikyası, ölçüsü, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin herşey için ölçü tek: Allah`ın Resulü.. O`na dost olan dost, ona düşman olan ise mezar farelerine denk muameleye tabi tutulması gereken yaratıklar.. Bu noktada Vasiyetini hatırlıyoruz. En sonunda şunu söylüyordu: “Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız. Hele düşmanlarını. Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız. Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!” Bütün bu yüklemlerden, vasıflardan, muhteva ile donanmış gençlik tanımlarından sonra Üstad`ın geldiği yer şurası: O; fikri yaşamak yaşamayı fikir bilen bir insandı. Bunları derken adeta biz Üstadı sanki anlıyormuşuz, ona derinliğine vakıf olmuşçasına bir nefs emniyeti içerisinde olmak gibi bir tavır içinde değiliz. Biz kendi algılayışımız kadar ancak Üstad`ı anlayabiliyoruz. “Bu gençliği karşımda görüyorum” diyor . “Maya tutması için otuz küsür yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla… (Üstadın mücadele verdiği dönemleri hatırlarsanız.. Bir örnek verelim: Bir dönem devletin şöyle bir genelgesi vardı: “Allah`tan ve Ahlaktan bahsetmek yasaktır!” Üstad ertesi gün çıkardığı Büyük Doğu`nun birinci sayfasında tırnak içerisinde “Allah`a itaat etmeyene itaat edilmez” ölçüsüyle karşı koyuyordu (bugünkü deyimle) derin devlete.. Üstadın tavrı bir “kör cesaret” değildi.. Canların canı uğrunda can vermeyi bilen bir insanın tavrıydı.. Üstad, davasında fani olmuş bir insandı. “Ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah`a hamd etme makamındayım.” Bütün bir mücadelenin sonunda, denizin dalgalanmasının, med-cezirlerinin sonunda sükunete kavuşmanın ve görevini huzur içerisinde sürdürmüş bir insanın huzur ifadesini veriyor: “Bu gençliği karşımda görüyorum” demekle… Bu çerçevede Üstad`ın ruh adaleleri hiçbir zaman nötr olmadı.. Bir şiirinde: “Yaran kabuk tutmasın her an deş tazelensin, Sen ağla gafil gülsün nadan yelpazelensin!” diyor. Ve tarihi sonuç: “Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim manevi babanın tabutunu musalla taşına , Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymandır.” Fikirde, eylemde herşey tamam.. “Ey genç adam yolumu adım adım bilirsin. Erken gel beni evde bulamayabilirsin!” ve “Tohum saç bitmezse toprak utansın. Hedefe varmayan mızrak utansın! Ustada kalırsa bu öksüz yapı Bunu sürdürmeyen çırak utansın!” itminanı içerisinde emaneti, bayrağı kendisinden sonrakilere ulaştırmış olmanın verdiği uzun seferin sonunda “Bundan böyle senden beklediğim…” diyor Üstad.. Ötelere gidiyorum diyor adeta.. Dava taşını gediğine koymak kaldı sana diyor! “Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes Ey kahbe rüzgar artık ne yandan esersen es!” Herşeyin yerli yerine nasıl oturtulacağının bütün fizibilitesi, projesi “mimarisi” hazırlanmış, tamamlanmıştır. Emanet “eylemciler”e yani gençliğe tevdi edilmiştir. Artık gemiler denize indirilmek üzere kızağına konmayı beklemektedir.. Üstadı anlatmaya cesaret ederken (eskilerin tabiriyle) “el emrü fevkal edeb” ölçüsüne sığınarak başladık.. Üstadı ne kadar anladığımıza ilişkin güzel bir benzetmeyi Aynştayn anlatıyor: “Einstein`a fizikçi arkadaşları ‘Şu izafiyet teorisini bir anlat da öğrenelim` demişler. Einstein de onlara şöyle cevap vermiş: -Geçenlerde anadan doğma kör bir dostumla parkta oturuyorduk. Oradan sütçü geçiyordu. Dostuma: ‘Süt içer misin?` dedim. ‘Süt nedir?` diye sordu. ‘Beyaz bir sıvı` cevabını verdim. ‘Sıvıyı anladım da beyaz nedir?` dedi. ‘Kuğu kuşunun rengidir` karşılığını verince, o tekrar: ‘Kuşu anladım, ama kuğu nedir?` dedi. Ben de ‘Canım hani göllerde yüzen eğri boyunlu kuş var ya!` dedim. Bu defa dostum: ‘Boyunu anladım da eğri nedir?` dedi. Bunun üzerine arkadaşımın elini tuttum ve omuzundan itibaren, bükülmüş dirseğimin üzerinden geçirerek: ‘İşte eğri budur!` dediğimde, muhatabım ‘Haa, sütün ne olduğunu şimdi anladım!` cevabını verdi. İşte ben de İzafiyet Teorisini izah edersem, siz de onu ancak gözleri hiç görmeyen arkadaşımın sütü anladığı kadar anlayabilirsiniz!” O`nun baş tacı ettiklerinden İmam-ı Rabbani Hz.leri konuşuyor: “Öyle bir vakitte yaşıyoruz ki, İslam gayreti başkalarına cinnet gibi görünse de bizim bu mecnunluğu kabul etmemiz ve ona göre savaşmamız lazımdır. Böyle bir günde cihad, ‘‘ihad-ı Ekber``ir, ve küçücük bir amel ve bağlılığın hudutsuz ecri vardır. Böyle bir günde söz ve fikir cihadı, her cihaddan üstündür..” O, İmam-ı Rabbani`nin bu ölçüsü`nü gerçekleştiren adamdı! O`nu anlayanlar; “Büyük Doğu çerçevesine girmiş herşey Büyük Doğu`nundur” ilkesiyle, Büyük Doğu`ya katkı rafineliğine kavuşmuş olanlardır.! O her an “kendinde korku”yu hisseden ve “huzurda” olandı ! O “ölmeden önce nefsini hesaba çekenlerden” ve “Ölüp de ölmeyenlerden” di!. O`nu “Manevi Baba” bilenler “Ölü arkasından ağıt” yakanlar olamazlar! O`nu O`nun davasına yani Büyük Doğu`ya “nisbet” içerisinde “Teorik dil alanı” oluşturabilenlerdir ki anlayanlardır! O`nun tarihi ihtar cümlelerinden biriyle bitirelim: “Genç adam! Bu sözlerimin sorumlu muhatabı sensin!” Ne mutlu O`na muhatap olabilenlere!… (Bu yazı Ankara`da bir radyoda yapılan konuşmanın deşifresinden hazırlanmıştır.) Milat gazetesi-kültür sanat
      Bu ilk düşüşümüz değil çöle. Peygamber çöle doğduğunda şefkat örtüsüydü o kuraklık… Bu yüzden, çölde aşk daha iyi tanır bizi… Aslında yazmayacaktım şu çölü. Dedim ki; “kalbe düştükten gayrı kâğıda düşse ne çıkar?” Muhal ki; yaza yaza geçilebilir bir çöl, muhal ki dağılır muhayyilenin serabı… O kutlu gelişten beridir ki, suya ve aşka keser serap. Su olur görünür çölde; yaktığından yandığından habersiz… Bir görünür bir kaybolur, kaybolduğundan da habersiz. Adına serap der, göremeyenler… Aşktır çöl. Meydan bulursa, fırtınada çıkar. Hiç düşünmez misin çöl güneşi daha çok niye yakar? Bu ilk düşüşümüz değil çöle. Sahraya düşerse sesin, sanma ki kurur gider… Çöl… Tetikler içimizdeki yağmuru, sanma ki kurutur gider… Bilmiyorsun: Susuzlara su götüren gönüllülerin yeri değilse, nedir ki çöl? Şöyle pınar gibi, çöl süreğinde damağı ıslatacak bir isim bulmana bak. Aramayan bulamaz. Kim, göğü yağmur dolduğunda yağacak bir çöl aramaz ki? Denizlerin vakti çoktan geçti. Çölde yalnız öldüğünden beri aşkın sadıkları, denizlerin vakti çoktan geçti… Sahra, yok edişin adı değil buna rağmen, aşka dirilişin yeri… Hiç düşünmemiştik: Hicran yaktığında gönül farklı değildi bir çölden… Âşık, gülistanı bırakıp çöle koşandı bu sebepten… “Yâ Nebî, şu hâlime bak! / Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın / Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!” dediğinde şair, yanık bağrını sahradan başka nereye gönderebildi ki? Ve bir dağ başında terk edilen âşık kadın, çaresizlik ateşinde demlendiğinde çöl gibi yanmaya nerede başladı ki? Çöl Onu anladı, O ise çölü tamamladı… Çölün susuzluğunu bilmek, susuzca yanmaya mani değil ki. …Belki de aşkın yangınından, âşıkların gözyaşlarından kurudu çöl.. .Bilmeli ki, çölün, İsmail gibi bir çocuğun ayak devinimlerine, içindeki birikmiş aşk ile cevap verişi bundan… Kıyamete dek içeceğimiz su böyle doğdu. Aşk kıyamete dek sürecekti, çöldeki o mübarek su gibi. İçmesini bilene bereket, içmesini bilmeyene serap olacaktı. Tarifi çok açık: Görünüp kaybolanın değil, varlığı bir sahradan da kurak olan terk edişin adıdır serap… Sahrayı acımasız bildiğinde; “Bakalım bu nasıl şeymiş” dedi insan. Topraktan yaratıldığını çölde unuttu. Toprağı toprağımızdan farklı mıydı ki çölün? Çöle düşmek aşk, çölden çıkmak ihsan olmasa, Mecnun`un yanında aşkın ne kıymeti olabilirdi ki? Âşığın tavrı açık: çölden korkan çöl olur… Kılavuzunu, ebedî saltanatın tecellisinden seçemeyenin düştüğü sahra, meczup eyler, yol kaybettirir. Çölden korkan âşık, serap olur… Aşk`tır çöl… Ya her düşen âşık mıdır şu çöle? Garip olan buysa da bunu çöle sormalı. Çöl, yakar diyorlar. Kimi yakar, ne için yakar? Bunu sormalı… Ebedi saltanatın tecellisi Sevgili çölde dünyaya geldi. Yağmursuzluktan su tulumları kurumuş kervanın imdadına teşrif buyuran, çölde aşk ile imdat eyledi. Nasıl ki ateşe düşen peşkir yanmadı, ateşe şeref verdi, gül olmayı bilen aşığın ruhunu çöl niye yaka dursun? Çöle bakmayı bilenin ruhuna çöl niye baka dursun? Gökten bir çeşme akar çölde, içebilene aşk olur… Bir “ben” düşer toprağına çölden, ben gibi, sen gibi… Bulabilene aşk olur. İnci Okumuş-Milat gazetesi
      Sinema yedinci sanat ola beri kurgusal boşluklara düştüğü zamanlarda tarih ve edebiyattan faydalanarak esinleme/uyarlama eserler üretmeye başlar. Özellikle 1950 Fransız yazınları yeni bir roman akımını da doğurmuş, sinemasal anlatımı geliştirmiş yine bu yıllarda zirveye kadar yükselmiştir. Bu anlamda ilk uyarlama filmler edimsel anlamda kurgu sorununu ortadan kaldırmışsa da metnin yazılma biçimi zihnin tahayyülüne, duygulara vurgu yapmış olması sinemayı sıkıcı hale sokmuştur. Görsel algıyı biçimlendirme bakımından zayıf kalan yazınlar kurgu ne kadar güçlü olursa olsun seyir zevkinden yoksun eserler üretmeye başlar. Bunun en çarpıcı örneği Dünya Klasikleri arasına girmiş ‘Rus Edebiyatı` eserleridir. Hikayelendirme de, betimlemede ve duygu tasvirlerinde geldikleri noktayı sonuna kadar hak eden bu eserlerin uyarlama filmleri ağır diyaloglar yüzünden beklenen başarıyı kazanamamıştır. Bu sebeple romanların sinematografik öngörülerle üslup değişikliği kaçınılmaz hale gelmiştir. Sinema-Edebiyat ilişkisi teknik olarak bir çok zorluğu yenmiş olmasına rağmen, bir taraftan da olduğu şekliyle kabulün, hayal dünyasına vurduğu tırpan edebi eserlerin yazın olarak kalite düşürmesine sebep olmaya başlamıştır. Yoğun betimleme ve duygu dünyasına hükmeden baş yapıtlar yerini kurgusal anlamda güçlü hikayelere terk etmeye başlar. Kelimelerin gücü yerini hayal dünyasının enginliğine kurban vermeye başlar böylece. Sinema dünyasında beğeni sonucu seriler halinde çekilen filmler bu kalite kaymasına örnek gösterilebilir. Fantastik tarzın doğuşuyla üçlemeler şeklinde vizyon da büyük başarılar sağlayan uyarlama filmler büyük gişe rakamlarına ulaşmış yüksek rakamlı hasılatlar bırakmış olsa da edebi metin olarak aynı başarı ve tirajı sağlayamamışlardır. Ticari kaygılarla soğuk savaş ertesi kapitalizmin yükseliş trendi aynı hızla edebiyat dünyasını da vurmaya başlamıştır. Bu sebepledir ki son dönem iyi roman yazarları yetişmemekte, hala var olma mücadelesi veren yazarlar ise istenilen beğeni ve önemi görememektedir. Ülkemiz de sinemanın ve romanın tarihi gecikmeli ve geriden takip eden bir seviyede. İnsanımız yüzyıllardır edebiyatı soluklarında hissetmiş birçok önemli şairler yetiştirmiş olmasına rağmen roman çok yenidir. Cumhuriyet dönemi ile yükselişe geçen ancak öncesinde de çok fazla eser vermemiş olması gelişim sürecini yavaşlatmıştır. Bu dönemler de yazılan birçok roman dünya da ki seyri izleyerek uyarlama olarak beyaz perde ye ve daha sı şimdi ki zaman da renkli cam televizyona uyarlanmıştır. Böylece sınırlı sayıda ki eser de tüketilerek yerine konulmamış bir boşluğa düşmesine sebep olamaya başlamıştır. Millet olarak okuma oranı düşük seviye de olan ve başarısız uyarlamalarla Türk Edebiyatına en büyük darbeyi son dönem televizyon vurmuştur. Bu ‘`darbeci`` grup üzerinde ki pervasızlığa da suskun/duyarsız bir tüketici kitlesi eklenince sonuç maalesef bu noktaya getirmiştir. Görüyoruz ki son dönem iyi edebiyatçıların yetişemiyor olması ve iyi roman okuyamıyor olmamızın sebeplerinin başında aslından uzak uyarlamalarla sinema/televizyon gelmekte. Elbette ki birbirinden bağımsız olmaları düşünülemez, lakin tamamen ticari kaygıların tüm hayatımıza müdahil olduğu dönemde ‘`iyi roman okuma`` zevkimize de engel olması sebebiyle eleştiriyi kaçınılmaz kılıyor. Ve elbette ki son dönem edebiyatçılar eserler vermeye devam ediyor ve pek tabi ki içlerinde çok güzel eserler var. Ancak sebeplerini sıraladığımız yıkıcı etmenler yazarı da ‘`iki ara da bir dere de`` bırakmaya yetiyor. Yeni dönem Türk romancılardan temennimiz odur ki tüm kaygıları bir yana itip kendi iç dünyalarına bizleri davet etmesi. İyi okuyucu bilir ki kitap okumak alışkanlık değil, soyut dünya için yaşama gereksinimidir. Alışkanlıklar zamana ve çevreye göre değişkenlikler arz edebilir, lakin kendi dünyamızdan sıyrılıp/uzaklaşıp/kaçıp bir kitabın götürdüğü hayal dünyasın da yaşama gereksinimi ihtiyaçtır. “Beyaz perde ye renkli cama aynı adlı eserden uyarlama`` değil kendi adında kendi tadında ayracı içinde reklamsız eserlere ihtiyacımızın ifadesiyle beklediğimiz, yakında tüm kitapevlerinde. Oğuzhan Kandemir-Milat gazetesi
      Gecenin sonunu bekleyerek buhranlar geçiren bir ruhun tek tesellisi randevusuna geç kalmadan gelecek olan sabah değil midir? Güneşin doğması yaklaştıkça dakikalar yıl olur adeta ve beklenenin heyecanı kasıp kavurur tüm benliğini. Böyle bir heyecan ve kavrulmuşlukla 21. yüzyıla giren bizler her nereye bakacak olsak bekleneni görüyor ve onun hayaliyle yaşıyoruz. Nasıl kavrulmayalım ki geçmişle birlikte bu günümüzü gözümüzün önüne getirdiğimizde bir zamanlar yeşillikler içinde sayısız çeşmeler arasında hangi musluktan abı hayat suyunu içeceğine karar veremeyen bizler bu gün kurumuş çöllerde bir damla suya muhtacız, dayanılmaz olan ise pınarlarımızı kendi ellerimizle kurutmuş olduğumuzdur. Lakin umudumuzu koruyan faktör hala ağzımızda o abı hayat suyundan birazcık da olsa tat kalmış ve bu lezzeti unutmamış olmamızdır. Yaşadığımız şehir, kasaba, köy, mahalle ve sokakların çok değil bir kaç nesil önceki saflığını ve buram buram samimiyet kokan çehresini özlüyor, o sokaklarda hızlı adımlarla ve derin bir huşuyla Yaratıcısına borcunu ödemek için koşturan ak sakallı, nur yüzlü simaların hasretini çekiyor, daha ondördünde hafız olmuş yirmibirinde çağ açıp çağ kapamış o Sultanı arıyoruz. Yaşadığımız çöl ikliminde kendine hayrı olmayıp, nesil yetiştirme sevdasına düşmüş eğitime muhtaç eğitimcileri görüp, cihanı avucunun içinde eritmiş deha ve kahramanları yetiştiren Şeyh Edebali, Şeyh Akşemseddinleri bu güne çağırıyoruz. Arıyor, soruyor ve bekliyoruz ve bir rüzgar esintisi ile kulağımıza fısıldıyor beklediğimiz geçmişin sahipleri sanki sitem edercesine ‘` Sen kışın sonbahardan, yazın ilkbahardan bir deli dalganın kıyılardaki kayalardan esirgemediği sadakati suretinde cümle insanlığa yansıtan olmalıydın, Sen rüzgarın her estiğinde Ona tabi olup kıvrak bir edayla savrulan kuru yaprak misali nereye? demeden haydi gidelim diyebilecek kadar cesur olmalıydın`` diyor ve yüreğimizi bir yangın yerine çeviriyor, bardaktan boşalırcasına yağan yağmurları getirseler söndürmüyor bu yangını nasıl söndürsün bu yangının odunu vefasızlığımız ve korkaklığımız değil midir? Dedik ya umutsuz değiliz halen dudaklarımızda tadını hatırladığımız o Abı hayat suyunun izleri var, kuru çöllerde olsak da unutmadık o masalsı geçmişi ve unutmadık bir zamanlar topraklarımızda inşaa edilmiş cennet diyarları. Çölde susuz kalmış olmamızdan endişelenmeyin bu susuzluktur bizi o harikalardan haberdar eden, ümitsiz olanlarımız, aramaktan bıkanlarımız var lakin “Aydınlığı yani ışığın ucunu aslında zifiri karanlıkta aramamız gerektiğini bilmiyoruz, karanlığı yaşamadan aydınlığın ne olduğunu nasıl bilebiliriz ki, kuru soğan ile ekmeğin zerafetini karnı tok olan bilebilir mi?`` Az da olsa doğru tabelaları yolumuza yerleştirmiş rehberler sayesinde limana kadar yaklaştığımızın farkındayız, limanda bekleyen biz hasret çekenler o sandalın geleceğine ve bu kuru çöllerden bizi alıp güzelliklerin başkentine götüreceğine eminiz fakat farkındayız ki beklediğimiz sandalın önünde devasa dalgalar ve şiddetli fırtınalar çıkacaktır, sandalımızı bu hengameden kurtaracak olanda kararlı, işinin ehli ve cesur bir kaptan olacaktır. Kaptanımız ve sandalımız limanımıza gelmeden önce hazırlığımızı bitirip bu yolculuğa hazırlanmalıyız… İbrahim Ağkavak-Milat gazetesi
      Yedinci Sanat olarak adlandırılan ve kabul edilen sinemanın, sanat olarak görülmesinin yanı sıra insanları eğlendirmek ve çıkar elde etmek gibi yönleri olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Sinemayı sadece sanattan ibaret görmek ve sanat kaygısı taşımayıp halkı eğlendirmek amacıyla yapılan filmleri göz ardı etmek sinema endüstrisine haksızlık etmektir. Sinema, eğlence ve sanat gibi, biri tamamen anlık hazza diğeri ise uzun soluklu çaba, emek ve arayışa önem veren iki kol üzerinden varlığını sürdürmektedir. Bunun yanı sıra belli bir çıkar elde etmek amacıyla sinemaya yönelim onun bir propaganda aracı olarak kullanılmasını kaçınılmaz kılmıştır. Özellikle İkinci Dünya savaşı sırasında Almanya ve Amerika, sinema yoluyla kendi halklarına moral verdikleri gibi savaştaki hallerini de dünyaya anlatma imkânı bulmuşlardır. Zaten propaganda sineması da totaliter rejimlerin hâkim olduğu topraklarda daha çok öne çıkmıştır. Görsel iletişim araçlarının pek yaygın olmadığı bu dönemde propaganda filmlerinin kitleler üzerindeki etkisini tahmin etmek zor değil. Nazi soykırımdan kaçarak Amerika`ya yerleşen ve sinemaya yönelen Yahudi sanatçılar, ellerine geçirdikleri bu eşsiz silah sayesinde bütün dünyayı soykırımdan haberdar etmeye başlamışlardır. Fikir olarak bile insanlığı etkileyen soykırımın bir de sinema estetiği kullanılarak dramatik sahnelerle sunulması zamanla Yahudilere karşı acıma refleksini de beraberinde getirmiştir. Hayat Güzeldir(La vita e bella), Piyanist(The Pianist), Schindler`in Listesi(Schindler`s List), Kalpazanlar(Die Fälscher) gibi birçok film yapılmasına rağmen her seferinde etkileyici ve başarılı olmalarının sırrı olaya farklı bir noktadan yaklaşmalarıdır. Gırtlağımıza kadar Holokost(Soykırım) temalı filme maruz kalmamıza rağmen her yeni çekilen filmi merak edişimiz de yine filmlerin sinematografik olarak oldukça sağlam oluşundan kaynaklanmaktadır. Tabi bunda Hollywood topraklarının büyük kısmını ve her yıl iştahları kabartan bir törenle verilen Akademi(Oscar) ödüllerini kendi tek ellerinde bulundurmalarının da etkisi yadsınamaz. Soykırımın yaşandığı gerçektir fakat yapılan (ve yapılmayan) filmler sayesinde dünyada en çok zarar görenlerin Yahudi milleti olduğu algısı yerleşmiştir ve neredeyse diğer milletlerin kayıpları gölgelenmiştir. En çok kaybı verenler Ruslar ve Almanlar olduğu halde Yahudiler hep mağdur Amerikalılar ise kahraman ve kurtarıcı olarak akıllarda yer etmiştir. Neyse ki ikinci dünya savaşını Almanya cephesinden anlatan filmler yapılarak savaşın diğer mağdurları da bir şekilde hatırlanmıştır. Das Boot(Denizaltı) ve 1993 yapımı Stalingrad örnekleri bile tek başlarına soykırım propagandası filmlerinden bunalanları teselli edecek özelliktedir. Ayrıca Hitler`i etten kemikten ibaret sıradan bir insan evladı olarak gösteren(bu yönüyle de oldukça tepki gören) Çöküş(Der Untergang) filmi de yine aynı duygulara tercüman olabilmeyi başarmıştır. Her ne kadar yaptığı bazı işlere burun kıvırsak da Hollywood, sinemayı propaganda aracı olarak kullanmakta zaman içerisinde mahir hale gelmiştir. İnsanlar üzerindeki etkisinin fark edilmesi ile başta 3.dünya ülkelerini hedef alan yapımlarda patlama yaşanmıştır. Yaklaşık 250 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen Amerika`nın tarihteki kahramanlıklarını anlatan sayısız film çekilmiştir. Dünyayı daha yaşanılır bir yer haline getirmek için kendilerini, ailelerini, sevdiklerini gözlerini kırpmadan feda ederler. Hatta gezegenimizi istila eden uzaylılara, tuhaf yaratıklara ve böceklere bile ancak Amerika`nın gücü ve mücadele taktiği yeter. Sinemayı çıkarları doğrultusunda kullanmadaki ustalıkları sayesinde dünyanın tüm yükünün kendi omuzlarında olduğu fikrini rahatça vurgulamaktadırlar. Alçak Nazilerle, sert ve kaba Komünistlerle, Arap asıllı teröristlerle cesurca mücadele eden ve gittiği yere demokrasi, özgürlük, insan hakları götüren tek bir güç vardır, o da Amerika`dır. Belki şimdilerde bu tür girişimleri müstehzi bir gülümseme ile karşılıyoruz. Ancak Amerika tarihi, eyaletleri, aile yaşantısı, kilise ritüelleri, New York sokakları, gibi konuları içeren 10 soruluk bir teste tabi tutulan normal bir sinema takipçisi, en az 7-8 doğru cevabı rahatlıkla verebilir. Bizde ise sinemanın bu etkileyici gücü henüz tam anlamıyla kullanılmaya başlanmadı bile. Birkaç cesur fakat zayıf girişim ileride daha sağlam yapımların olacağı sinyallerini verse de bu konuda geç kalındığı gerçeğini değiştirmiyor maalesef. Sanatsal bir derinliği yakalama çabasındaki filmler ile birkaç saat eğlenceli vakit geçirme vaadinde bulunan filmler kadar bir fikri, bir inancı, bir düşünceyi tanıtan, anlatan ve sevdiren yapımlara da ihtiyaç var. Hali hazırda Hollywood`un bu sihirli değneği kullanarak kültür emperyalizminde başarıya ulaştığını biliyorken kendi köklü kültürümüzü, tarihimizi, liderlerimizi, din adamlarımızı anlatan filmlere yönelmemek büyük eksikliktir. Sahip olduğumuz değerlerin farkına varılması ve zaman zaman hatırlanması için bile olsa bu tür girişimlere ihtiyaç duyulmaktadır. Sinema, içinde bulunduğumuz çağın asıl sahipleri olan ve zihinleri internet sayesinde sürekli kirletilen nesil için bir ‘nefes alma`, ‘benliğini bulma` alanı olarak görülmelidir. Bunu yaparken de bilgi ve öğüt bombardımanına tutmadan verilmek istenen mesajın alt metinler halinde sunulmasına dikkat edilmelidir. Didaktik bir tavırla kör göze parmak şeklinde her şeyin altını çizen bir film amacına ulaşmakta zorlanır. Muhafazakâr kesimin de görsel sanatlar ile yaşadığı bu gerilimli ilişkiyi bir kenara bırakarak, Edebiyat alanındaki sağlam varlığını sinema ve tiyatro alanına da kaydırması gerekir. Yakın geçmişte yaşanan bazı siyasi olayların etkisiyle sürekli olarak sinemanın sınırına yaklaşıp bir şekilde o çizgiyi aşıp içeri girememekten(veya içeri alınmamaktan) kaynaklanan acemi tavırlar, ustaca işlerin sayısının artması ile giderilecektir. Bunun için de yapılan işlerin sayısının ve kalitesinin artırılmasına yönelik bir çabaya girmek ve sinema alanında kendine yer bulmaya çalışan gençlere sahip çıkarak yetiştirmek gündeme alınması gerekenlerin başında gelmektedir. Bu da sadece sinemacıların çabasıyla değil, onları maddî ve manevî anlamda destekleyerek ortaya konulan ürüne sahip çıkan sinemaseverlerin varlığıyla sağlanacaktır. Unutmamak gerekir ki sanat ile desteklenmeyen siyasi ve ekonomik başarının geçiciliği kaçınılmazdır. Tuba Dilbaz-Milat gazetesi
      “Tanzimat`tan Cumhuriyet`e Aydın Kadınlar, Şair ve Yazarlar” tarihçi, yazar Sabiha Doğan`ın kaleminden yayınlandı. Aynı zamanda halkla ilişkiler ve NLP uzmanı olan Doğan, tarih bölümünde tamamladığı yüksek lisans çalışmasına bazı eklemeler yaparak okurların beğenisine sundu. 1850-1950 yılları arasını inceleyen yazar, bizlerle ilginç bilgiler paylaşmış. Kitabına Alman Yazar Marie Von Ebne Eschenbach`ın kadın sorununu özetleyen ilginç cümlesiyle giriş yapmış. “Dünyada ilk kadın okumayı öğrendiğinde kadın problemi ortaya çıkmıştır.” Sabiha Doğan, Osmanlı`da Tanzimat Öncesi ve Sonrası Kadın, başlığıyla bizlere dönemdeki kadın yaşamına ilişkin çeşitli bilgiler sunmuş. İlgili yazıda, kadınların sözü edilen zaman dilimdeki ailevi, sosyal ve iş yaşamlarına ilişkin örnekler vermiş. Mesela, kadınların Tanzimat öncesi dönemde aktif olarak ticaretle uğraştıklarını, çamaşırcı dükkânı işletip, köle tüccarlığı yaptıklarını, sarayda hekimlik mesleğini icra ettiklerini, ipek tezgâhı işlettiklerini anlatmış. Kitaptan öğrendiğimize göre kadınlar, hukuki haklarını korumak için padişah da dâhil olmak üzere ilgili yerlere dilekçe göndermekten çekinmemektedirler. Bununla birlikte, Tanzimat`a kadar kadınlara yönelik bazı uyarı ve kısıtlamalar dikkat çekmektedir. Bunlar, daha ziyade kadınların giyimlerine, sosyal çevredeki davranışlarına yönelik olmuştur. Ancak, kadınların bu kararlara pek uymadıkları aynı yıl içerisinde peş peşe çıkarılan fermanlardan anlaşılmaktadır. Bu konuda ilgi çeken yasaklardan biri III. Selim döneminde kadınların açık renk ferace ve büyük (açık) yaka giymelerinin yasaklanmış olması, bu kıyafetleri diken terzilerin cezalandırılmaları ve III. Osman zamanında açıklanan bir fermanla da kadınların dışarı çıkmalarının haftada üç günle sınırlanmış olmasıdır. Yine başka bir fermanda kadınların ince yaşmak kullanmamaları, saçlarını göstermemeleri; yanlarında genç, süslü arabacı götürmemeleri istenmiştir. Hatta bu dönem, kadın kıyafeti gittikçe gayrimüslim kadınlarınkine benzemeye başlamıştır. Kadınların kıyafetlerinin kumaşları incelmiş, modelleri daralmış, ince yaşmaklar altından saçları görülmektedir. Her ne kadar bu yasaklar bize bir kısıtlama gibi gelse de yazar, bunun kadının sosyal hayattaki giyim tarzında ve davranışlarında hâkim olan rahatlığı göstermesi açısından anlamlı olduğunu vurgulamıştır. Kitaptan biraz daha bilgi verecek olursak şunları da ekleyebiliriz. XVIII. yüzyılla birlikte Batılılaşma etkisini iyice artırmış, İstanbul`da semtler ekonomik ve sosyal yapıya göre farklı alanlara kaymaya başlamıştır. Ülke genelinde hâkim olan haremlik selamlığa rağmen, üst ve orta kesim kadınının karma sosyal yaşama dâhil olduğu görülmüştür. Batılılaşma temayülü o kadar artmıştır ki, gayri meşru ilişkiler büyük bir özentiyle yayılmaya başlamıştır. Tanzimat dönemiyle birlikte geleneksel aile modelinde iyi uzaklaşan Osmanlı aile biçimi içerisinde, roller tam olarak belirlenememiştir. Tanzimat döneminde üst ve orta kesim kadınlarının eşitlik ve hak talepleri, açıklanan Tanzimat Fermanı`yla hayal kırıklığına uğramışsa da İttihatçıların, kadının önemli misyonunu fark etmesiyle farklı bir sürece taşınmıştır. Kadına eşitlik düşüncesiyle yaklaşan İttihatçılar, Osmanlıda feminizmin beslenme noktasını da oluşturmuşlardır. Osmanlı aydını içerisinde kadın sorunuyla, modernleşme ve devletin kurtulması arasında bağ kurulduğu görülmüştür. Bu yönde İslamcılar, Batıcılar ve Türkçüler arasında farklı bakış açıları görülse de ortak düşünce, bir kadın sorunu olduğu yönündedir. Cumhuriyet sonrasında da kadın meselesi hızını kesmemiş, kadına hak talepleri devam etmiştir. Osmanlı aydın kadınıyla Cumhuriyet aydın kadını arasında zamansal farklılık çok olmasa da, onlara biçilen roller ve misyonları değişmiştir. Batı ve Doğunun, ideal kadın modelinin senteziyle oluşturulan yeni kadın tipinin toplumsal açıdan oluşturduğu sıkıntılara ve erkeklerin bu yeni durum karşısındaki kimlik bunalımı yaşadığına değinilmiştir. “Tanzimat`tan Cumhuriyet`e Aydın Kadınlar, Şair ve Yazarlar”da yüzyıllık süre, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi olarak iki ana başlık altında incelenmiş. Bu süre içerisinde eser veren kadın yazarların biyografileri yer almış. Fikri bir ayrıma tabi tutulmayan her görüşten aydın kadını burada görebiliyoruz. Örneğin Nazım Hikmet`in arkadaşı ve ilk kadın gazetecilerden Suat Derviş`i de, milli ve manevi düşünceye sahip Samiha Ayverdi`yi de, Milli Mücadeledeki aktif yönüne rağmen daha sonra yüz ellilikler listesine giren Halide Edip Adıvar`ı da bulabiliyoruz. Kitapta ayrıca, 1850-1950 yılları arasındaki kadın yayınlarını, kurdukları dernekleri öğrenebiliyoruz. Kadınların bu çalışmalar sırasında gösterdikleri özveriye, karşılaştıkları sıkıntılara değinilen eserde ayrıca, Milli Mücadele döneminde yapılan kadın mitingleri de yer almış. Bu dernekler içerisinde kimsesiz kadın ve çocuklara yardım eden, gazilere destek olan teşekküller çoğunluktayken evliliği teşvik eden, fuhşu önlemeyi amaçlayan dernekler olduğunu da görüyoruz. Kitabın belki de en ilgi çeken kısımlarından biriyse, Osmanlı`da feminizm gibi görünmekte. Osmanlı`da feminizmin nasıl ortaya çıktığını, aşamalarını, sebeplerini okuyabileceğiniz kitapta, erkekler aydınların bu konuda kadınlara destek olduklarına da vurgu yapılmış. Milli Mücadele sebebiyle ortaya çıkan işgücü açığıyla kendilerini bir anda iş yaşamında bulan kadınların karşılaştıkları sıkıntılar, giydikleri tek tip elbiseler ve haremlik selamlık çalışmaları kitapta yer alan ilginç bilgilerden. Ancak, devlet dairelerinde çalışan kadınlara gösterilen tepki sebebiyle zamanla üniforma benzeri giysinin kullanılmasına son verilirken basında, “Evde omlet yapmayı beceremeyen kızlar şimdi memure oldular.” diye eleştirilmiştir. Aydın kadınların genel profiline bakıldığında üst ve orta sınıf ailelerinin kızları oldukları, iyi bir eğitim aldıkları görülmekte. Bunun dışında kalan tek kadınsa, bir hademe kızı olan Yaşar Nezihe`dir. Üstelik Yaşar Nezihe, okula gittiği için babası tarafından evden kovulmuştur. İyi eğitimli, yabancı dil bilen, toplumda kadın hakları savunuculuğu yapan aydın kadınların özel yaşamlarına ilişkinse yine dikkat çeken örneklerle karşılaşıyoruz. Özel hayatında mutsuz, kimse tarafından anlaşılmayan, yalnızlık çeken bir aydın kadınlar topluluğuyla... Bunu biraz da Batıda moda olan şekliyle özel buluşma günleri düzenleyerek aşmaya çalışan kadınlar olsa da, hepsinin yalnız ve anlaşılmayan dünyalarda yaşadıklarına tanıklık ediyoruz. Yazarın, kadınsı bir hissiyatla hazırladığı bu değerli çalışma, akademik olma özelliğiyle birleşince ortaya güzel ve kaliteli bir eser çıkmış. Her satırında bilgi yüklü, bizi farklı dünyalara taşıyan bu kitap, alanında kaynak bir eser olma niteliğinde. Kadınlarla ilgili çok yönlü bir çalışma olan kitap, çoğu kişinin ilgisini çekecek türde. Tarihle ilgili olduğu kadar, edebiyat ve sosyolojiye de kaynaklık etme durumundaki çalışma, büyük boy hazırlanmış. Akademikkitaplar`dan çıkan “Tanzimat`tan Cumhuriyet`e Aydın Kadınlar” okurların ilgisini çekecek ve beğenisini kazanacak özel bir kitap olma hüviyetine sahip. Milat gazetesi
      Rasim Özdenören`in Gül Yetiştiren Adam hikayesi nereden nereye geldiğimizi anlatmaya yeter de artar bile... Rasim Özdenören`in Gül Yetiştiren Adam`ıyla tanıştım, kaybettiklerimizi düşündüm, garip bir hüzne kapıldım. Yenildim mi, yenildik mi? Gülün dikenlerini kalbimde hissettim. Anlatılan bizim hikâyemizdi, biz böyle olmamalıydık, biz böyle değildik. Neden böyle köklerimize yabancı bir yola girdik, güllerimizi toprağında değil de, içeride, dört duvar arasında yetiştirmeye mecbur bırakıldık. Ustalıkla karılmış kelimelerin çatısı altında sallanıp durdum bir müddet. Sevgili Peygamberimin çok sevdiği güllere neler yapmıştık biz böyle. Sandım ki fötr şapkasını buruşturup atmak isteyen cemaatteki Müslüman benim. Onun yerinde olmayı hiç istemezdim, ama değişik şekillerde onun yerinde olabileceğimi de düşünmedim değil. Çünkü güllerin kokusuna hasret kalmıştım, Gül Yetiştiren Adam ile tanışınca ne kadar hasret kaldığımı anladım, sarsıldım, yandım... Yabancılaşan dünya Her şey Gül Yetiştiren Adam`ın, torununun isteğini geri çevirememesiyle başlar. Adam, torunuyla sohbet etmesini pek sever, söz dönüp dolaşıp namaza gelir. Torununa, namaz kılıp kılmadığın sorar. Çocuk ise, okuldayken pek kılamadığını; ama okul dışındaki zamanlarda kıldığını söyler. Adam, pek üzülür bu yanıta, torununa, "namazını sürekli kıl" diye nasihat eder. Çocuk, dedesine, dışarıya neden çıkmadığını sorar, "birlikte camiye gidelim" der. Adam, o günün geldiğini anlar. Yüzleşme günü, yarım asır sonra, muhasebe... Bir sonraki gün sabah namazı için camiye giderler. Yarım asır sonra dört duvar arasından çıkıp yabancısı olduğu dışarıya, sokağa çıkmıştır Gül Yetiştiren Adam, pek sevdiği torunuyla. Modern zamanlara avdet etmiştir, dondurduğu eski günlerinden. Pek şaşırtıcı bir tecrübe Gül Yetiştiren Adam için, çünkü her şey değişmiştir ya da hiçbir şey bıraktığı gibi kalmamıştır. İşte her yerde biten oteller ve bankalar, pek arsız, hadsiz hesapsız, modern dünyanın vazgeçilmez köşe taşları. Sonra hayatına girip çıkan isimlerin (Sitare, Çarli, Zelda, Yavuz, Tansel vs.) yabancısı olduğu bu dünyaya ait olduğunu görür. Pekiyi, kendisi nerede olmalı? Yeri neresidir? Bunu düşünür. Aklına evi gelir. Ev olmamalı, hele bu vakitten sonra. Zaten imkânı da yok. Görmezlikten gelme, deve kuşu sendromu, bir çeşit hastalık. Dışarıda gürül gürül akıp duran bir dünya, yabancısı olduğu… Dışarıda, yerini arayan bir adam, gülleri seven... Gül, peygamber demektir. Elinde bir imge olduğunu biliyor adam, geçmişine götürüp, geleceğe taşıyacak olan. Camiye fötr girdi Caminin içindeler dede-torun. Adam ayakkabıların üzerinde fötr şapkayı görünce dehşete düşüyor; çünkü vakt-i zamanında bu nesneyi başına almamak için savaşmıştı birileriyle, oysa o nesne şimdi kutsal mabedinin içinde, hem de baş tacı edilmiş vaziyette. Fötr şapkanın başındaki sarığın yerini almasındaysa, ölmeyi tercih eden kendisi değil miydi? Oysa yarım asır sonra ne olmuştu, “öteki” medeniyetin sembolü olan fötr şapka, “bizim” medeniyetin sembolü olan sarığın yerini almıştı. Hem de kutsal mabedimiz olan caminin içinde, cemaatten birinin başı üzerinde... Yıkılmıştı Gül Yetiştiren Adam bu manzarayı gördüğünde. Avuçlarımı sıktığımda, fötr yalnızlığı… Neler kaybettiğimizi hatırladım, hicap duydum. Gül kokmasaydı Peygamberimiz, nice olurdu halimiz. Dünyabizim.com-Faik Öcal
      İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy`un “Çanakkale Şehitlerine” şiirinin “Bedr`in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi” mısrasını değiştirdiği iddia edildi. “Çanakkale Şehitlerine” şiirin son iki mısrası, bilindiği gibi, “Ne büyüksün ki, kanın kuratırıyor tevhidi; Bedr`in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi” şeklindedir. İddiaya göre Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Çanakkale Şehitleri`ne atfen yazdığı “Çanakkale Şehitlerine” şiirinin “Bedr`in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi” mısrasını “Bedr`in Arslanları zira, sana tek rehber idi” şeklinde değiştirmiş... Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay, bizzat tanıklık ettiğini söylediği tarihi olayı, Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği`nin kurumsal yayını “Dil ve Edebiyat” dergisinde yayımladığı makalesine ortaya attı ve bir de belge yayınladı. Kutlay, değişikliği, “Merhum Ali Ulvi Kurucu, yeni mısrayı bizzat kendi el yazısı ile defterime yazdı. Bu tarihi ve edebi hatıra böylece tescil edildi” şeklinde açıklıyor. Kutlay, makalesinde, bu iddiasını şöyle açıklıyor : “... şiirin son mısrası, aslen Konyalı ve kalben medineli; değerli şair, edip, mütefekkir ve gönül adamı merhum Ali Ulvi Kurucu`nun ifadesine göre; bizzat şair Mehmet Akif Ersoy tarafından değiştirilmiş; `Bedr`in arslanları zira, sana tek rehber idi` şekline cevrilmiştir. Ancak Mehmet Akif Ersoy`un bizzat kendisinin yaptığı bu değişiklik, Safahat`ın şu ana kadar çıkan baskılarında yer almamıştır... İlk defa 1978 hac mevsiminde evinde misafir kaldığım bu değerli üstat... Benim sorularım ve ısrarlı yazma eser taleplerimden çok menun olmuştu... tıtlı bir sohbetini dinlerken kensine `Zaman zaman bazı meclislerde Mehmet Akif Ersoy`un Çanakkale Şehitlerine başlıklı şiirindeki `Bedr`in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi` mısrası hakkında bazı tenkitler yapılıyor, dedim... Akif`in ruhani derinliğini takdir edemeyenler, Çanakkale şehitleri övülürken asıl amacın aşıldığını iddia ederler. Benzer kanaat taşıyanlar arasından aynı mısraya Bedir mücahitlerinin küçük düşürüldüğü gibi bir anlam yüklemek isteyenler de çıkmaktadır.” Merhum Ali Ulvi Kurucu, bu açıklama üzerine, “Yaaa... Bu mısra hala tenkit ediliyor demek ki!” sözleriyle tepki verdikten sonra, Akif`in ilgili mısrayı nasıl değiştirdiğini şöyle anlatır: “ ... Mehmet Akif Ersoy ise birçok İslam aliminin huzurunda bu şiiri okuduğunu, hiçbir itiraz gelmediğini söyler. Buna rağmen sahip olduğu İslami hassasiyet dolayısıyla, `Ama madem böyle dini bir mahzur var, o halde bu mısrayı değiştiriyorum` der ve mısrayı `Bedr`in arslanları zira, sana tek rehber idi` şeklinde değiştirir.” Yard. Doç. Dr. Kutlay, Merhum Ali Ulvi Kurucu`nun bu tarihi açıklaması üzerine, mısrayı bizzat kendi el yazısıyla yazmasını ve belgelemesini talep eder. Bunun üzerine Ali Ulvi Kurucu, `Bedr`in arslanları zira, sana tek rehber idi` mısrasını Arapça ve kendi el yazısı ile Kutlay`ın defterine yazar.... (Haber 7)
      Türkiye`nin ilk erkek arp sanatçısı Çağatay Akyol, ``Yunanistan ve Mısır `arp bizimdir` diyor. Yaptığımız çalışmayla, arp enstrümanının Anadolu`ya ait olduğuna dair bulgulara ulaştık`` dedi. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası solo arp sanatçısı Akyol, Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası ile vereceği konserlere katılmak üzere geldiği Adana`da AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1980 yılında 10 yaşındayken Ankara Devlet Konservatuvarı`na girdiğini, 1988`de gittiği Berlin Yüksek Müzik Akademisinde 2 yıl master yaptığını ve o tarihten bu yana Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında görev yaptığını belirtti. Arpın çok estetik bir enstrüman olduğunu, bu nedenle kadınlarla özdeşleştiğini belirten Akyol, ``Filmlerde ya da çizgi filmde bir melek uçar, uzun saçlı sarışın bir kadındır, beyaz bir elbisesi vardır, arp çalar. Estetik anlamda kadınla özdeşleştirilen bir enstrüman. Ancak, dünyada erkek arpçı çoktur. Ülkemizde de benimle birlikte 5 erkek arpçı var`` dedi. Türkiye`nin ilk erkek arp sanatçısı olarak nitelendirildiğini ifade eden Akyol, ``Aslında, eski Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası kadrosuna bakınca, 1945 yılında bir erkek arpçı ismi görüyorum. Ama bu kişinin kim olduğuna ulaşamadık. Gerçekten bir erkek arpçı var mıydı, yoksa bir matbaa hatası mı, bilemiyorum. Eski bir doküman. Bu isimden sonra da başka bir erkek arpçı görünmüyor`` diye konuştu. Arpa başlamasının da ilginç bir hikayesinin olduğunu belirten Akyol, şöyle devam etti: ``Konservatuvara girerken, sınavda keman çalmak istiyordum. Tam sınav kapısından girdim, iki kişi birbirine arpı anlatıyor. Biri `arp neye benzer` dedi. Diğeri de `tellidir, üçgen şeklindedir` şeklinde cevap verdi. Sınava girince, hocalar solakların keman çalamayacağını söylediler. Çok üzüldüm, tüm hayallerim yıkıldı. O sırada hocalar, piyano, çello, kontrbas çalar mısın diye sordular, ben hepsine `çalarım` dedim. Yeter ki konservatuvara gireyim. Sonra Kaysu Doğansoy hocam `arp çalar mısın` dedi. Ona da `çalarım` dedim. `Neye benziyor` diye sordu. Kapıda duydum ya, `tellidir ve üçgendir` dedim. `Bravo` dedi ve konservatuvara aldı beni. Ama o ana kadar hiç arp görmemiştim.`` -Anadolu çalgısı- Türkiye`de arpın çok bilinen bir enstrüman olmadığını, ancak, yaptıkları araştırmada bir Anadolu çalgısı olduğunu tespit ettiklerini ifade eden Aksoy, şunları kaydetti: ``Arp çok eski, mitolojik bir enstrüman. Ama enteresandır, bir AB projesi için yaptığımız çalışma sonunda, arpın 4 bin 100 yıl önce Mezopotamya`da bugünkü Irak topraklarında, 3 bin 700 yıl önce de Hitit`in başkenti Hattuşaş`ta olduğunu belirledik. Bunu, Alacahöyük`ten çıkma, Anadolu Medeniyetleri Müzesi`ndeki bir vazonun üzerindeki şekillerden belirledik. Yunanistan ve Mısır `arp bizimdir` diyor. Yaptığımız çalışmayla, arp enstrümanının Anadolu`ya ait olduğuna dair bulgulara ulaştık. Tabi ki bugünkü şekliyle değil, arp 19. yüzyılın sonunda modern halini aldı. Ama Hitit döneminde çeşitli törenlerde, mezarlarda ya da düğünlerde, çeşitli seremonilerde ve birçok geleneksel toplantılarda arpı hep kullanmışlar. O zaman tabi ki, telleri bağırsaktan yapılıyor, boyutları çok daha farklı, teknolojik bir yanı yok, tamamen sade bir enstrüman. Ama Anadolu topraklarının sahip olduğu bir enstrüman. Elimizden geldiğince bunu tüm dünyaya tanıtmaya çalışıyoruz. Ben gittiğim yerlerde elimden geldiğince, rutin konserlerimin dışında, eğitim konserleri veriyorum. Mümkün olduğunca arpın bizim topraklarımızdan çıkan bir enstrüman olduğunu anlatıyorum. Osmanlı döneminde zaten `Osmanlı arpı` olarak nitelendirilen `çeng` çalgısı bulunuyordu.`` -Ruh hastalıklarının tedavisinde kullanılıyor- Akyol, arpın yüzyıllar boyunca ruhani tedavilerde de kullanıldığını ifade ederek, ``Yüzyıllar önce bir tünel yaparlarmış, başından akıl hastaları girdiği zaman arp sesiyle birlikte yavaşça yürürlermiş. Tünelin öteki ucundan çok farklı bir psikolojiyle çıkarlarmış. Arp bugün özellikle ABD`de ruh hastalıklarının tedavisinde ciddi olarak kullanılıyor, üniversite programlarında yer alıyor. Özellikle felçli hastalarda ve zihinsel engellilerde tedavide çok olumlu sonuçlar alındığı ortaya konuldu. Bunu Türkiye`de de hayata geçirmeyi düşünüyoruz. Ülkemizdeki hastalara da arpla tedavi desteğimiz olabilir`` dedi. AA-Haber 7-Aycan Demirel
      Türk karikatür dünyasına Mıstık, Topuz, Adil Bey, Gül Mahmut gibi karakterler bırakan, naif çizgilerin büyük ustası Vehip Sinan`ı, vefatının ikinci senesinde rahmetle anıyoruz.Usta karikatür sanatçısı Vehip Sinan, 1929 yılında İstanbul`un Şehremini semtinde dünyaya geldi. Baba tarafından kökeni Suriye`ye dayanan Vehip Sinan`ın anne tarafı İstanbulludur. Küçük yaşlardan itibaren çizgiye merak salan Vehip Sinan, 3-4 yaşlarındayken eline geçen her kâğıdı karalayarak çizimler yapmaya başlar. Eli kalem tutmaya başladığı günden itibaren çizmeye başlayan Vehip Sinan, ilk yıllarda kendisi de bir ressam olan ağabeyinden, sonraki yıllarda ise Walt Disney ve Cemal Nadir`den etkilenmiştir. Ailesinin geçimini sağlama yükü üzerine kalan genç Sinan, bu yüzden biraz da zoraki olarak Babıâli`ye girer. Düzenli olarak ilk kez Erdoğan Egeli`yle birlikte Ceylan Yayınları`nda çalışmaya başlayarak, illüstratif resimler yapar. İlk çizimleri Ceylan dergisinde 1955 yılında yayınlanan Vehip Sinan, burada çeşitli vinyetler, hikâye resimleri ve Nasreddin Hoca başlıklı bir bant çizer. Aynı yayınevinin Küçük Afacan ve Armağan dergilerinde de resimlere ek olarak kendi deyimiyle "Miki Fare kopyacılığı" gerçekleştirir. Bir süre yine Ceylan Yayınları`nda Teksas ve Tommiks çizgi romanlarının kaligrafisini (konuşma balonu yazıları) kaleme alır. Sonraki yıllarda çizgi roman kahramanı olacak Topuz`u ilk defa Ceylan Yayınları`nda çizmeye başlar Vehip Sinan. Bu maceracı küçük çocuğun ilk serüvenleri Küçük Afacan dergisinde basılır. Minik bir bebeğin maceralarının işlendiği Tombik de yine bu dergide yer alacaktır. 50 yılı aşkın bir süre yayımlanmaya devam edecek olan en tanınmış Vehip Sinan karakteri Topuz, sanatçının evde dinlenerek geçirdiği bir haftalık zatürree hastalığı dönemindeki çalışmanın neticesinde ortaya çıkmıştır. Böylelikle ilk çizildiğinde sonraki görünümünden farklı bir tip olan Topuz`un maceralarını çizmeye karar verir. Ceylan dergisinde başlayan Topuz serüveni Babıâli`de Sabah`tan Can Kardeş`e kadar çeşitli gazete ve dergilerde iki veya üç bant halinde devam eder. Vehip Sinan bu ünlü karakterini hangi yayın organına giderse oraya sürükler. Vehip Sinan, daha sonra Yeni İstanbul gazetesinde o dönem çok sevilen Cin Ali tiplemesine imza atar. 10 Ekim 1965 tarihinden itibaren Babıâli`de Sabah gazetesinde çalışmaları yayınlanan Vehip Sinan, burada da siyasi karikatürler çizmeye başlar. Vehip Sinan imzasıyla tanınması da bu karikatürler sayesinde olur. Bir süre sonra yöneticiliğini ünlü romancı Tarık Buğra`nın yaptığı Yol dergisinde çizgileri yayınlanır. 1970`li yıllarda Yeni Asya gazetesinin kadrosuna dâhil olan Vehip Sinan, Mehmet Şevket Eygi`nin idaresindeki bu gazetede yaklaşık on yıl boyunca siyasi karikatürler çizer. Bir döneme imzasını atan Topuz çizgi romanları Nesil Çocuk Yayınları tarafından 2009 yılında tekrar yayın hayatına kazandırıldı. 2008 yılında Bosna Dayanışma Grubu tarafından verilen Necdet Konak Gümüş Çizgi Ödülü`nü alan Vehip Sinan, 2009 yılında da ESKADER tarafından Topuz serisinden dolayı Yılın Çizgi Romanı ödülünü aldı. Vehip Sinan, 18 Nisan 2010 günü tedavi gördüğü hastanede ebedi âleme irtihal etti. Özellikle 80`li yıllarda çizdiği karikatürlerle ses getiren Sinan`ın cenazesi, Fatih Camii`nde kılınan cenaze namazının ardından Topkapı Mezarlığı`nda defnedildi. Vehip Sinan onuruna, 26 Şubat 2010 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş tarafından bir program düzenlendi. ÖZDABAK`A SORDUK Vehip Sinan`ı günümüzün önemli karikatüristlerinden İbrahim Özdabak`a sorduk. İşte, Özdabak`ın cevabı: "Merhum Vehip Sinan`la ilk karşılaşmam 1981 yılında nasip oldu. Onun öncesinde çizgilerini 10 yıldan fazladır tanıyor ve takip ediyordum. Çocukça aklımla diyordum ki bu çizgileri uzaydan gelen biri mi çiziyor acaba? Vehip Sinan özellikle 70`li yıllarda Türkiye siyasetinde mizahıyla parlak ve hoş bir bahar iklimi yaşatan önemli fikir adamlarımızdan biridir. O hep sağ görüşlü gazetelerde çizmeyi tercih etmiştir. Bu yüzden sol kesimin yokluğa mahkûm ettiği bir çizerdi. Kendini; namusu, maneviyatı, hürriyeti için karınca kararınca vatanını kurtarmaya çalışan siperdeki bir er gibi görüyorum diyordu bir söyleşisinde. Vehip Sinan ustamla 90`lı ve 2000`li yıllarda birçok teşrik-i mesaim oldu. Karikatürlerini yayına hazır hale getiriyordum. Karikatürlerini bire bir ölçülerinde çizerdi. Biraz büyüterek, şöyle manşetin yanında kullanınca çok sevinirdi. Beğenildiğini hissederdi. O gün arayanlarının çoğaldığını söylerdi. Eski dostların arayıp çizgisini beğendiğini söylemesinden mutluluk duyardı. Bulunduğu ortamda tebessüm eksik olmazdı. Çağımızın bir Nasrettin Hoca`sıydı. Edep bilir erkân bilir, küçük bilir büyük bilir, hatır bilir gönül bilirdi. Bazıları içine kapanık diyorlardı. Ben öyle görmüyordum, sadece evine kapanıktı. Biz çizerlere bir öncülük yaptı. Allah ondan razı olsun. Vefatının ikinci yılında rahmet ve minnetle anıyorum. Makamı cennet olsun." Milli Gazete-Nedim Odabaş
      Yalnızım ve üşüyorum. Etrafımda bu kadar insan varken yalnızlık, başka bir yalnızlık. Güneşin kavurucu sıcaklığında üşümek, başka bir soğukluk. Belki yüreğimi ısıtacak bir selamdır belki de İbrahim`in yakıldığı ateştir. Bazen haykırmak istiyorum dalgaların kayalara çarparcasına, bazen kaçmak istiyorum güneşin batışı gibi. Anlamak denilen şey artık tarihi eser olmuş, bulan ya hemen satıyor ya da değersiz diye atıyor. Ya sevgi, ona rastlayan bile kalmamış. Dedelerden oğullara anlatılan masallarda sadece… Bir et yığını ve kemik midir insan olmak, yoksa ruh mudur? Belki de düşünce. Düşünmek lazım uzun yıllardır raflarda toz tutmuş düşüncelerden. Bir fincan sevgi alıp üstüne de biraz düşünme serpiştirmek belki bütün dertlere derman olur. Belki de sadece bir gülüş yeter, hiçbir şey yetmeyen ademoğluna... Herkes bir yabancı olmuş kimse kimseyi tanımaz olmuş. Ne baba çocuğuna sevgi verir olmuş ne de çocuklar babalara saygı duyar olmuş. Değerli olan şey sadece para olmuş insanlarda. Bütün ömrünü harcar, çabalar uğraşır. Sonra da geçmişine bakar ki her şey bir hiçmiş. Hani saçma ve ilginç gelen ömürlerini harcadıkları paraları sonra bir piskologa verip kendisiyle sohbet etmesini isterler. Anlıyorlar ki bir gülüş bir merhaba hayata tat katıyor anlamlaştırıyor. Bugün insanlık yedi asır geçmesine rağmen hala Mevlana diyorsa bu bile yetiyor insanların ne kadar aciz olduğunu değersizleştiğini. Yıllarca hep ayırmak için savaştık birbirimizi sınıflandırmaktan başka hiçbir şey yapmadık. Şu kısacık ömrümüzün hiç bitmeyeceğini sanıyoruz koskocaman dünyanın bize dar geleceğini düşünüyoruz. Herkes birbirine sadece insan olduğu için anlayış gösterse sevgiyle yaklaşsa daha yaşanabilir bir dünyamız olurdu. Her gün saçma sapan sebeplerden milyonlarca insan ölmezdi. Bazı milletler obezlikle savaşıyorken bazıları da açlıktan ölüyor. Hep ben demek sadece kendini üstün görmek anlayışından vazgeçmediğimiz sürece aynı gemide hep birlikte batacağız. Hep övünürüz Hz. Muhammed in dininden olduğumuz için hoşgörü ile anarız Müslümanlığımızı. Ama kaçımız hoşgörülü oluyoruz ve ya olmaya çalışıyor. Ben direk söyleyeyim hiç birimiz. Bazı şeyler sözde kaldıkça insanlık hep geri gidecektir. Bunların başında sevgi saygı ve hoşgörü gelir. Hani bazen diyorum ki hiç büyümesek mi hep çocuk mu kalsak öyle daha mı güzel olur. Büyüdükçe büyüyen sadece bedenimiz olmuyor sanki biz büyüdükçe dünya bize küçük geliyor ya da diğer insanlar gözümüzde küçülüyor mu. İnsanlık hep bazı şeyler ulaşmaya çalışıyor ve amacına ulaşmak için her şey yapıyor. Ve bunu yaparken insan olduğunu dahi unutabiliyor. Karşısındakine hedefine ulaşmak için her şey yapabiliyor. Sadece kendini mutlu etmek amacını taşıyor. Oysaki mutluluk karşılıkla var olabileceğini unutuyor. Her şey çok geçken olayların farkına varıyor ama varınca kendini bir oda da yalnız başına buluyor. Belki de yaşlıların çocukları bu kadar sevmesinin bir sebebi de budur. Anlıyorlar ki gerçek gülücük sadece bir çocuğun gülüşünde saklı. Geri kalan her gülüşün sadece çıkar amaçlı olduğunu her şeyin rant elde etmek için yapıldığını çok iyi biliyor. Hayatın boş kavgasından uzak olduğunu biliyor çocukların. Galiba hepimizin sevgisi bir çocuğun gülüşü kadar saf ve masum oldukça daha medeniyetli daha yaşanabilir ve en önemlisi mutlu olabileceğimiz dünyamız olur. Yoksa ne uzaya gidilerek ne de teknoloji de en üst doruğa ulaşmakla insan mutluluğa ulaşamaz. Çünkü mutluluk sadece insanın kalbinde gizli. İnsanlık ne zaman başka insanın kalbini kazanmak için uğraşırsa işte o gün insanlık ulaşacağı en son noktaya ulaşır. Herkesin hiçbir fark gözetmeden birbirini sevdiği sadece bir ülkenin olduğu adının dünya sadece bir millet olduğu onun da adının insanlık olduğu bir topluluk oluşursa orda herkes sonsuza kadar bahtiyar olarak yaşayabilir. RECEP ŞIK
      Bir yazarın kendi deliliğini, kendi sinir krizlerini dışarıdan gözler gibi romanlarına malzeme yapması ne kadar acı. “Canım, yine deliriyorum, eminim bundan. O berbat dönemlerden birine daha tahammül edemeyeceğimizi hissediyorum. Bu kez iyileşmeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum, dikkatimi toplayamıyorum. Bu yüzden en iyisi neyse onu yapacağım... Daha fazla mücadele edemem. Senin hayatını mahvettiğimi biliyorum, ben olmazsam sen çalışabilirsin. Çalışacaksın da, biliyorum bunu. Görüyor musun, şunu bile doğru dürüst yazamıyorum. Okuyamıyorum. Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçlu olduğumu söylemek istiyorum... Beni kurtarabilecek biri olsaydı, o kişi sen olurdun. Her şeyimi yitirdim, bir tek senin iyi biri olduğuna inancım kaldı geride.“ Virginia Woolf 28 Mart 1941 günü, evinde yukarıdaki satırları kocasına yazdı, sonra çıktı, yakındaki nehre gitti, ceplerine taş doldurdu, suya girdi ve intihar etti. 59 yaşındaydı. 59 yıla sığdırılmış yaratıcı bir hayatın son cümleleriydi bunlar. Basit, kısa cümleler; hayatın kendisine vereceği bir şey kalmadığını, kendisinin de artık bir şey veremeyeceğini hisseden bir insanın tükenişini anlatan cümleler, ama ne büyük bir acıyı, çaresizliği, ölüme giderken korkmadan arzulanan o büyük yalnızlığı nasıl da dışa vuruyorlar. Kitaplarını çevirene kadar Virginia Woolf`un okur olarak hayranıydım, ama önce “Mrs. Dalloway”i, arkasından “Kendine Ait Bir Oda”yı çevirdikten ve başka yapıtlarını da çeviri aşamasına girdikten sonra bir çevirmen olarak da onun üslubunun, derinlikli dünyasının ve farklılığının peşine takıldığımı ve kolay kolay başka yazarlara geçemeyeceğimi fark ettim. Editör, eleştirmen ve biyografi yazarı bir babanın ve sanatsever bir ailenin soyundan gelen bir annenin kızıydı Woolf. 1882 yılında Londra`da dünyaya geldi, kalabalık bir ailede, babasının kitaplarının arasında büyüdü, o kitaplardan beslendi ve evde eğitim gördü, çünkü “Kendine Ait Bir Oda”da sıkça hatırlattığı gibi o yllarda kızlara üniversite eğitimi olanağı yoktu, ancak bir-iki yüksek okul vardı gidebilecekleri. Annesini kaybettiğinde sadece 13 yaşındaydı ve bu olay yaşamı boyunca peşini bırakmayacak sinir krizlerinden ilkine yol açtı. 22 yaşındayken de babasını kaybetmesi ağır bir depresyon geçirmesine, hatta bir süre doktor gözetiminde kalmasına neden oldu. Ruhsal bunalımlarının bir diğer, açığa vurulmayan nedeni, üvey abilerinin yıllarca tacizine uğramasıydı. Evliliğiyse Woolf`un hayatını düzene sokmasına yaradı, mutlu bir evliliği oldu. Ancak gençliğinde yaşadığı bütün o travmalar yazarlık tercihlerini, üslubunu, hayata bakışını etkilemiş olmalı. DİNLENME KÜRLERİ Virginia Woolf`un yapıtlarını çevirirken onun kişiliğindeki özellikleri, yaşamını, acılarını, sinir krizlerini ve sonunda onu intihara götüren nedenleri -2. Dünya Savaşı başlamıştı, Londra`daki evi Alman bombalarının hedefi olmuştu, son kitabı beğenilmemişti vs.- düşünmemek elde değil. Aslında yaşamı boyunca sık sık “dinlenme kürleri” için bakımevinde kalmış, hatta sesler duyduğu, hayaller gördüğü için açık açık deli olduğunu kendisi söylemişti. İntihar da Woolf`un yapıtlarında sık sık rastladığımız bir konu. Woolf`un “Kendine Ait Bir Oda” adlı kitapta topladığı konuşmalar, 1929 yılında Cambridge Üniversitesi`nde kızların gittiği iki yüksek okulda yapılmıştı. Woolf, feminizmin manifestosu olarak kabul edilen bu kitaba giren konuşmasında kadınları kendilerine rahat çalışacakları bir mekân yaratmaları, bağımsız olmaları ve kendi özgün dünyalarını kitaplara taşımaları için teşvik ediyor. İçlerindeki yaratıcılığı, yeteneği dışa vurmaları, böylece sanatın hangi dalında olursa olsun kendilerinden sonra geleceklerin önünü açmalarını öneriyor. Kadınlara fırsat verilmiş olsaydı yeteneklerini nasıl kullanabileceklerini hatırlatıyor. Kitaplarında gördüğüm gibi Woolf`un amacı kurmacanın geleneksel kalıplarından uzaklaşmak, hayata yaklaşmak, hayatın içindeki anları yakalamak, o anlarda hayat hem müthiş güzel hem de tamamen dayanılmaz olsa da. Mrs. Dalloway`deki şu küçük paragraf ne demek istediğimi daha iyi anlatacaktır:“Kendini çok genç hissediyordu; aynı zamanda da ifade edilemeyecek derecede yaşlı. Her şeyin içinden bir bıçak gibi keserek geçiyordu; aynı zamanda da dışarıdan bakıyordu her şeye. Taksileri seyrederken dışarıda, uzakta, ta deniz kıyısında ve bir başına olduğu duygusu vardı içinde sürekli; bir tek gün yaşamanın bile çok, çok tehlikeli olduğunu hissetmişti hep.” HAYATIN ANLAMI Romanın ana kahramanlarından Septimus Warren Smith de Mrs. Dalloway gibi çok anlamsız buluyor hayatı. İkisi de yalnız; ikisi de insanların arasında ama onların dışında. Clarissa Dalloway`in bedeni evinde verdiği partide, ruhuysa dolaşıyor, geçmişe gidiyor, bugünde oyalanıyor ama herkesin dışında durup tepeden bakıyor. Ve insanı düşündürüyor: İnsan kendi hayatının seyircisi olabilir mi? Evet olabilir, ama kaçımız başarırız bunu? Kaçımız kendimizi hayatın içinden sıyırıp bir kenarda durur, hayatı ve insanları ve hayatın anlamını düşünürüz. “Mrs. Dalloway”, çeviri sırasında bana bütün bunları düşündürdü. Delilikle akıl sağlığını ne kadar ince bir çizgi ayırdığını, aynı olaya ya da duruma her ikisinin de başka açılardan ama aynı duygularla bakılabileceğini gösterdi. Yaşadığımız hayatların çoğu kez kendi seçtiğimiz hayatlar değil bize biçilen hayatlar olduğunu, zaman içinde o hayatları kendimiz seçmiş gibi uyum sağlayıp uzlaştığımızı, ancak hayatın bir ânında, bir noktada, çok sıradan bir olayda ansızın dönüp içimize baktığımızı düşündürdü. Görünmez olduğunu hissediyordu nedense; görünmüyordu; bilinmiyordu; ne evliydi artık, ne de çocuk sahibi; sadece öbür insanlarla birlikte Bond Sokağı`nda bu şaşırtıcı ve epeyce ağırbaşlı yürüyüşe katılıyordu; Mrs. Dalloway olarak; Clarissa bile değildi artık; Richard Dalloway`in eşiydi. DELİLİK NÖBETLERİ Septimus`u ise kendi delilik nöbetlerinden esinlenerek yazdığını düşünüyorum. Duyduğu sesler, gördüğü hayaller aynı. Bir yazarın kendi deliliğini, kendi sinir krizlerini dışarıdan gözler gibi romanlarına malzeme yapması ne kadar acı. “Mrs. Dalloway”i okumaya devam ederken bu kitabın deliliğin ve intiharın incelenmesi olduğunu fark ediyoruz, ki bir zamanlar Woolf da aynı şeyi söylemiş kitabı hakkında. Ama daha da ötesi, Woolf yaşadığı dünyanın öznel gerçeklerini hem akıl sağlığı yerinde olan hem de olmayan insanların gözünden sunmuş bize. Bu kitapla hem hayatı ve ölümü hem aklı ve deliliği vermek istemiş, kendisinin yaşadığı iki durumu, bu nedenle de anlatımı son derece inandırıcı. Kurgu zaman ve mekân içinde bir ileri bir geri gidip gelirken olaylar da öznel ve değişken kılınıyor. Woolf`un romanlarındaki lirik dil yanında zaman zaman kahramanlarını mizahi bir dille irdelemesi de dikkat çekici. Hem seviyor yarattığı kahramanları hem de adeta alaycı bir dille zayıflıklarına işaret ediyor. Mrs. Dalloway, geri dönüşlerle Clarissa Dalloway`in neredeyse bütün yaşamını çekip yüzeye çıkarıyor; öte yandan Woolf, kendinin de üyesi olduğu toplumsal sınıfı eleştirirken aynı zamanda bütün bir toplumun aynası da oluyor roman kahramanları; İngiliz İmparatorluğunun bütün görkemli geçmişini, ama o geçmişin nasıl kayıplara karışmakta olduğunu, o kahramanların hareketlerine, düşüncelerine bakarak okuyoruz. Mrs. Dalloway`i okuyanlar, bu kitabın deliliğin ve intiharın incelenmesi olduğunu fark ederler, ki bir zamanlar Woolf da aynı şeyi söylemiş kitabı hakkında. Ama daha da ötesi, Woolf yaşadığı dünyanın öznel gerçeklerini hem akıl sağlığı yerinde olan hem de olmayan insanların gözünden sunmuş. Bu kitapla hem hayatı ve ölümü hem aklı ve deliliği vermek istemiş, kendisinin yaşadığı iki durumu; bu nedenle de son derece inandırıcı bir anlatımı var. Woolf`un günlüğüne yazdığı ve beni çok etkileyen bir cümleyle bitireyim yazımı: “Arkadaşlarımı kaybettiğim oldu, kimini ölüm yüzünden... Kimileriniyse sadece karşıdan karşıya geçemediğim için.” İlknur Özdemir Vatan Kitap-Haber 7
      Kimisi Nobel Edebiyat ödülü aldı, kimisi de çok satan romanlara imza atarak dünya edebiyatına kalıcı şaheserler bıraktı. Farklı milletlerin içinden çıksalar da ortak yönleri kendi iradeleriyle hayatlarına son vererek sevenlerini hayal kırıklığına uğratmaları oldu. Edebiyat dünyasının intihar eden yazarları arasında Ernest Miller Hemingway`den Stefan Zweig`a; Virginia Woolf`tan Harry Martinson`a kadar 40`a yakın ünlü ismin olması dikkat çekiyor. Psikiyatri uzmanları, intiharlarda depresyonun yanı sıra, dünyanın iyi; güzel, anlamlı bir yer olduğuna dair inançlarının zedelenmesinin etkili olduğunu belirtiyor. Pisikiyatri Uzmanı Mustafa Ulusoy, konuyla ilgili olarak ,"Tılsımlı kelimelerle sayfalar arasında dünyalar inşa eden bu insanların ruhlarının ahirete imanın ruha açtığı nefes alıcı pencereden yoksun karanlık bir odada yaşadıkları anlaşılıyor.” değerlendirmesini yapıyor. Biyografilerinden derlenen bilgilere göre, "Duygu Karmaşası" ve "Yıldızın Parladığı Anlar"ın yazarı Stefan Zweig, 1934`te Gestapo`nun villasını basıp, kitaplarını yakması üzerine ülkesini terk etti. Brezilya`ya yerleşti. Hitler`in tüm dünyayı ele geçireceğini sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, hayalini kurduğu geleceğin asla var olmayacağı düşüncesiyle 22 Şubat 1942`de Rio de Janeiro`da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Öldüğünde 61 yaşındaydı. “Çanlar Kimin İçin Çalıyor”, "Yaşlı Adam ve Deniz" ve “Silahlara Veda” gibi çok sayıda romanı beyaz perdeye uyarlanan Amerikalı yazar Ernest Miller Hemingway, 1961 yılında 62 yaşında kendini av tüfeği ile vurarak hayatına son verdi. Hemingway, 1953`te aynı Pulitzer Ödülünü, 1954`te ise Nobel Edebiyat Ödülü`ne layık görülmüştü. ABD`li yazar John Kennedy Toole, “Alıklar Birliği”adlı romanı yayıncılar tarafından beğenilmeyince ruh sağlığı bozuldu. Artan alkol ve ilaç kullanımı ve ağırlaşan depresyonu 32 yaşında intiharla sonuçlandı. 18 dile çevrilen Alıklar Birliği, yazarın ölümünden 12 yıl sonra 1981`de Pulitzer Ödülü`nü kazandı. “Conan”, “Kull” gibi fantastik macera romanlarının yazarı Robert E. Howard, annesinin ağır hasta olduğunu öğrenince bunalıma girdi. İddialara göre, annesinin ölümünü görmemek için 30 yaşında intihar etti. “Bin Beyaz Turna”, “İzu Dansözü” ve “Kardan Ülke” romanlarının Nobel Edebiyat Ödüllü Japon yazarı Yasunari Kavabata, 1972`de gazla intihar etti. “Gece ve Gündüz”, “Deniz Feneri” ve “Dalgalar” romanlarının İngiliz yazarı Virginia Woolf, savaş korkusu ve yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres sonucu ruhsal bunalıma girdi. 28 Mart 1941`de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse nehrine ceplerine taşlar doldurarak atladı. Öldüğünde 59`uncu yaş gününün üzerinden iki ay geçmişti. Modern İran Edebiyatı`nın öncüleri arasında gösterilen Sadık Hidayet, ülkesinin gerilemesinin sebebi olarak gördüğü monarşiye eleştiriler yöneltmeye başladı. Yazılarında ölüm olgusu ve intihar konularına geniş yer verdi. Öykü kitabı “Diri Gömülen”i 1930`da tamamlayan yazar, 9 Nisan 1951 günü Paris`te Championnet caddesinde bulunan dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. 48 yaşındaydı. Hikâyelerini “Böyle Buyurun Gaza Bayanlar Baylar" ismi altında toplayan Polonyalı yazar Tadeusz Borowski, 1951 yılında gaz sobasından, gaz soluyarak 28 yaşında intihar etti. Fransa`da bir kişiye birden fazla verilmeyen Goncourt Ödülü`nü iki kez alan “Cennetin Kökleri” ve “Onca Yoksulluk Varken” romanlarının yazarı Romain Gary, 2 Aralık 1980`de Paris`te namluyu şakağına dayadı ve tetiğe bastı. “Hayalet Gemi” ve “Aniara”nın İsveçli yazarı Harry Martinson, 1974 Nobel Edebiyat ödülüne layık görüldü. Ödülünü aldıktan 4 yıl sonra 74 yaşında intihar etti. UZMANLAR: DEPRESYON VE AHİRET İNANCINDAN YOKSUNLUK ETKİLİ Peki, nasıl oluyor da, kelimelerle kurdukları tılsımlı dünyada milyonlarca okuru etkileyen sanat eserlerini kaleme alan ünlü yazarlar dramatik şekilde hayatlarına son veriyor? Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Kemal Arıkan, her intiharın ayrı bir sebebi, alt yapısı olsa da intihar eden yazarların ortak noktalarının depresyon olduğunu ifade ediyor. Arıkan, "O noktada bildiğimiz bir gerçek vardır. O da iki uçlu duygulanım bozukluğu ile yaratıcı güç arasındaki ilginç genetik bağlantının varlığıdır. Demek ki, Nobel ödülü alıp intihar edenlerin büyük çoğunluğu iki uçlu duygulanım bozukluğunun depresyon fazında bulunmaktadır." diyor. İntihar eden bazı yazarların ise narsistik, histrionik (kişilik bozukluğu), borderline (Duygularda, insan ilişkilerinde, davranışlarda dengesizlik ve aşırı kaybetme korkusu) kişilik özellikleri olduğu dile getiren Arıkan, şunları aktarıyor: "Söz konusu yazarlar dikkat çekmek, engellere tahammül edememek, ilgi odağı olmaksızın yaşayamamak gibi özelliklere sahiptirler. Eğer bu tür ihtiyaçları giderilmezse kolayca deprese olmakta ve intihar girişimlerine dek bu süreç derinleşebilmektedir." İntihar eden yazar Virginia Woolf üzerinden konuyu değerlendiren Psikiyatri Uzmanı Mustafa Ulusoy ise Woolf`un iki uçlu duygulanım bozukluğundan muzdarip olduğunu ve depresif bir döneminde intihar ettiğine dikkat çekiyor. İntiharlara varoluşçu psikoterapi kuramının penceresinden bakıldığında yazarların daha derin sorunlardan muzdarip olduğunu kaydeden Ulusoy, şunları ifade ediyor: "Bu yazarların yaşadıkları döneme dikkat edilirse, ortak bir özelliklerinin olduğunu gözlemleriz. Bazıları Birinci Dünya Savaşını, bazıları İkinci Dünya Savaşını bazıları da her iki dünya savaşının acılarına maruz kalmış. Said Nursi, `Birinci Dünya Savaşını gören ihtiyardır` der. Çünkü savaş insanın kötü yönlerinin en çok açığa çıktığı, çok sayıda insanın toplu olarak zulme maruz kalabildiği bir durumu ifade eder. Bir savaşın içinde olmak ve onu müşahede etmek insandaki adalet duygusunu sarsar." İntihar eden yazarların dünyanın iyi, güzel, anlamlı bir yer olduğuna inançlarının ciddi şekilde zedelendiğini belirten Ulusoy, "Tılsımlı kelimelerle sayfalar arasında dünyalar inşa eden bu insanların ruhlarının ahirete imanın ruha açtığı nefes alıcı pencereden yoksun karanlık bir odada yaşadıkları anlaşılıyor. Mağdur ve masum insanlara mutlak varlığın ahirette sonsuz bir rahmetle mükâfatlandıracağını, zalimlerden tam bir adaletle hesap sorulacağına derin bir inanç besleselerdi, yaşadıkları kasvetin onda birini bile yaşamayacaklardı kanaatindeyim." değerlendirmesini yapıyor. CİHAN-Haber 7
      İran Sineması, son yıllarda birbiri ardına ortaya koyduğu başarılı eserler ile Hollywood, Bollywood, Uzak Doğu ve Avrupa sineması arasında gidip gelen izleyici için farklı bir alternatif olmayı başardı. Dünya çapındaki birçok festivalde ödüle layık görülen filmler arasında İran Sinemasından örneklerin her geçen gün çoğalması da bunun en büyük kanıtı. Türk seyircisi de hem tarihi ve kültürel bağlar hem de sinema dilinin benzer kodlar üzerine kurulu olmasından ötürü İran Sineması`na büyük ilgi göstermeye başladı. 1979 senesinde Şah`ın devrilmesinden sonra ülkeyi yönetmeye başlayan yeni rejim, sahip olduğu hassasiyetleri göz önüne alarak sinema sektörüne buna uygun bazı kısıtlamalar getirdi. Bundan dolayıdır ki İranlı yönetmenler, hassas dengeleri koruma adına yeteneklerini detaylı ve çok yönlü kullanmaya başladılar. Görme engeli olan bir kişinin bu açığı işitme ve hissetme yeteneği ile kapatması gibi; İranlı sinemacıların da kültüre, aileye, doğaya, olaylara, geleneklere farklı bir yönden bakmak suretiyle var olan bu kısıtlamaları aştıklarını ve kendi dillerini oluşturduklarını söyleyebiliriz. Sanat alanında maruz kalınan müdahalenin sanatçıyı sağlıklı ve özgün bir eser ortaya koymaktan uzaklaştırdığı gerçeğini göz önüne alırsak, İranlı yönetmenlerin bu başarılarının temelinde yatan asıl sebepleri de çoğaltmamız mümkün. İran`ın, edebiyat alanında köklü ve evrensel eserlere sahip olmasının yanı sıra özgün hikâyelerin ve şiir geleneğinin etkisi de kendisini sinema alanında pekâlâ göstermiştir. Yönetmenlerin bu şiirselliği ve genlerine kadar işlemiş olan sanat algısını arkalarına alarak ortaya koydukları filmler sayesinde İran Sineması, kendi ifade biçimini geliştirmiştir. Yönetmenlerin, bulundukları coğrafya insanının yaşantısı ve siyasi olayların süregelen etkisi sayesinde konu hususunda sıkıntı çekmemeleri; teknik özellikleri filmlere fazlaca boca etmeden öze yönelmeleri hasebiyle acının, sevincin, gözyaşının, tebessümün samimiyetini kolayca hissettirebilmeleri; yabancı olduğumuz bazı kültür ve gelenek ögelerini daha anlaşılır bir yelpazeye yayarak sunmaları ile İran Sinemasını içinde bulunduğumuz noktadan daha iyi bir konuma getireceklerini öngörebiliriz. Bunun en yakın zamandaki ispatı olarak da 2012 yılının En İyi Yabancı Oscar Ödülü`nü alan Jodaeiye Nader az Simin filmini gösterebiliriz. En iyi yabancı Oscar ödülünün yanı sıra 61. Berlin Film Festivali`nden de Altın Ayı ödülü ile dönen Jodaeiye Nader az Simin (Nadir ve Simin, Bir Ayrılık), İranlı yönetmen Asghar Farhadi‘nin 2011 yılında çektiği mutlaka izlenmesi gerektiğini düşündüğüm etkileyici ve başarılı bir filmdir. Boşanmak üzere olan bir çift ve velayetinin kimde kalacağı konusunda karar veremedikleri ergenlik çağındaki kızlarının hikâyesini anlatan film, izleyiciyi hayata dair düşündürmeye yönelten birebir hayatın içinden bir örnek. Kızının eğitimi ve geleceği için İran`daki şartların yeterli olmadığını düşünen Simin, kocası ve kızı ile birlikte yurt dışında yaşamak istemektedir. Bunun için de gidebileceği son noktaya kadar hazırlıklarını tamamlamış ve iş kocasını ikna etmeye kalmıştır. Fakat Kocası Nadir, kendisini bile tanımayacak kadar ağır Alzheimer hastası olan babasını bırakıp gitmek istemez. Simin`in, kocasını babası ya da kızının geleceği arasında seçim yapmakta zorlaması onları boşanma noktasına getirmiştir. Çünkü Nadir, babasını bırakıp gitmeyi reddederek, özellikle son zamanlarda hayatımıza girmiş olan yaşlı anne babayı kolayca kenara itme refleksinden alabildiğine kaçmaktadır. Bu anlaşmazlıkta en çok etkilenen kızları Termeh olacaktır. Babasının tarafında durarak annesini bu fikirden vazgeçireceğini düşünür ama arada kaldığı için de yıpranmaya başlar. Hikâye, Termeh`in bulunduğu noktadan insanları, ilişkileri, büyüklerin dünyasına ayak sağlamaya çalışan çocukları da gözümüzün önüne getirmeyi ihmal etmez. Nadir, karısının evi terk etmesinden sonra ev işlerini yapacak ve hasta babasına bakacak bir kadın bulur. Sahip olduğu dini hassasiyetlere uygun hareket etmek isteyen bu bakıcı kadının da filme dâhil olmasıyla bir çiftin ayrılığının sadece karı-koca-çocukları değil, etraftaki birçok kişinin hayatını direk veya dolaylı olarak etkilediğine şahit oluruz. Tıpkı durgun suya düşen bir taşın oluşturduğu halkaların silsileler halinde büyümesi gibi toplumun en değerli ve en küçük birimi olan bir ailenin yaşadığı sorunlar da derinleşerek ve farklı katmanlara ayrılarak toplumun sorunları olmaya başlar. Her ne kadar film üst perdede boşanma konusunu irdelese de alt perdede izleyiciyi hayatın gerçekleri konusunda çıkarımlarda bulunmaya teşvik eder. Sonuçlarını tahmin etmeye gerek duymadan bir anlık kararla söylediğimiz yalanların, hayatlarımızın iç içe olduğu kişiler için büyük karşılıklara ve anlamlara geldiğinin farkında mıyız? Karşımızdaki kişinin iyiliğini düşünürken, ona yalnız kendimizi düşündüğümüzde vereceğimiz zarardan daha çok zarar verme ihtimalimizden haberdar mıyız? Yapmak istediklerimiz ve yapmak zorunda olduklarımız arasında kaldığımızda verdiğimiz kararların doğruluğundan emin olabilir miyiz? Tercihlerimizi sadece kendi isteklerimiz doğrultusunda belirleme hakkına ne kadar sahibiz? Bir bütünün önemli parçalarını oluşturan ancak üzerinde çok fazla düşünmediğimiz detayları yok sayabilir miyiz? Başkasının yaptığı hatayı görüp eleştirebilirken aynı hatayı bizim de yapabileceğimiz gerçeği ile yüzleşmeye hazır mıyız? İşte bu soruların cevaplarını ve cevaplardan doğan mesajları didaktik bir çehreye bürünmeden vermeye çalışan bir film. Dram türünün güzel bir örneği olarak çekilmiş olmasına rağmen; aile, mağdur kadın, yaşlı ve bakıma muhtaç baba, gözü yaşlı çocuk, ayrılık, haksızlığa uğrayan alt sınıf gibi konular söz konusu olduğunda ortaya çıkan hassas duygularımızı sömürmeye tenezzül etmeden sıcaklığını içimize akıtmayı başarır. Yönetmen, filmdeki her karakterin yerine bir kez dahi olsa izleyicinin kendisini koymasına ve durumu bir de öyle değerlendirmesine imkân tanır. Senaryonun tutarlı ve sağlam ilerleyişi ile olayların başarılı bir kurgu eşliğinde verilişi sayesinde, izleyici karakterleri haklı veya haksız gibi sıfatlarla yaftalama fırsatını bulamaz. Çünkü yargılamak da haklıyı haksızdan ayırmak da izleyicinin bakış açısına ve vicdanına bırakılmıştır. Hayatı yaşarken ne kadar çok karar verdiğimizi fark ettiren; oyunculuklar, diyaloglar, anlatım tekniği ve mekânların özgünlüğü ile sıkılmadan izlenip uzun süre unutulamayacak bir film. Filmin Oscar ödüllü olması, sizde bu filmin rejim karşıtı muhalif bir haykırış olduğu ön yargısını oluşturmasın. Biliyoruz ki emperyalist Batı, özellikle İslam topraklarından çıkan ve mevcut rejime sert eleştiriler getiren filmlerin sırtını sıvazlamak adına ödüllere boğmayı pek sever. Bunu da, özgürlük ve demokrasi arayışı adına atılmış olan adımları desteklediğini ve takdir ettiğini yansıtan bir çehreye bürünerek yapar. Ancak bu filmde rejime değil toplumdaki kültürel-sınıfsal farkların ve katmanların yarattığı ayrılığa bir başkaldırı söz konusudur. Anlatılan hikâyeyi çok rahat bir şekilde Türkiye`ye veya belirgin kültür farklarına sahip katmanları olan herhangi bir topluma uyarlamak mümkündür. Çünkü insanın olduğu her yerde bir arada yaşamanın yarattığı bazı sonuçların kaçınılmaz olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Tuba Dilbaz-Milat gazetesi
      ‘Demek ki` diyorum kendi kendime, ‘Troya atının bu topraklarda doğmuş olması tesadüf değil, çünkü buna kanacak insanlar varmış burada.` Şehri soluyorum, kulağımı binlerce yıllık tarihe vererek. Bir gerçeği fark ediyorum sonra. Çanakkale`nin batısı Yunanistan; Yunanistan, Helen kültürü demek; Helen kültürü Batı medeniyeti, Avrupa, Amerika demek... Yüzümü Çanakkale`nin doğusuna çeviriyorum. Doğu medeniyeti, yani Türkiye Mezopotamya, Arabistan, Japonya, Rusya, Çin, Orta Asya... Burası Doğu ile Batı`nın birleştiği yer. Suni sınırlar bizi birbirimizden ayırmış. Hepimiz burada, Anadolu`da bir arada yaşayabiliriz, farklı inançlara sahip olsak da. ‘Bizim` İzmir`imiz, Manisa`mız, Muğla`mız, Antalya`mız, yani Ege ve Akdeniz`deki şehirlerimiz ile ‘onların` Ege`deki şehirleri ve Akdeniz suları Anadolu medeniyetinin tamamı. Onlar ve biz, Anadolu`nun iki yakası birbirine muhtaç. Bu yaka olamadan o yaka anlaşılmaz, var olmaz; o yaka olmadan da bu yaka anlaşılmaz, var olamaz. Bir araya gelmemiz, bir arada yaşamamız gerekir. Çanakkale destanını yeniden yaşıyorum Salim Mutlu Müzesi`nde Cemal Tollu`nun bir tablosunu görünce, “Çanakkale Destanı”nı yeniden yaşıyorum 97 yıl sonra, bir başıma bütün bir milletimle. Büyük harflerle yazıyorum: Çanakkale Geçilmez! İkindi namazını kılıyoruz camide. Uyku ile uyanıklık arasında gidip geliyorum, sanırım bir süreliğine uykunun öteki yakasında kalıyorum. Şehitliği geziyoruz kafileyle. Çanakkale destanından 97 yıl sonraki halimiz Sonra insanlar uyumaya başladılar, bir bir, sırayla, gönül rızasıyla. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıp bakıp uyudular, yol aldılar birbirlerinin gözlerinden, yol oldular gözlerde uzak uzak, pek yitik savruk. Evlerine çekildiler, kayıp kentin sözcülüğüne soyundular. Yitik cennetin provalarını yapıyorlardı akılları sıra, güya. Pek az yer veriyorlardı Allah`a hayatlarında, rollerin yanı sıra. Her şeyi bildiğini düşünüyorlardı bu şehrin insanları, her şeyin en iyisini yapacağına inanıyorlardı. Allah`ı unutmuşlardı. Kendilerini gündelik işlere kaptırmışlardı ve bir başlarına her şeyin üstesinden geleceğine inanıyorlardı. Kendilerine çok inanıyorlardı, ama körü körüne ve kendilerinden korkarcasına; çünkü yarının ne getireceğini bilmiyorlardı ve korkuyla gündelik işlerine ve gündelik işlerin içinde kaybolmuş belirsiz bir hal almış kendilerine sarılıyorlardı. “Demek ki” diyorum kendi kendime, “Troya atının bu topraklarda doğmuş olması tesadüf değil, çünkü buna kanacak insanlar varmış burada.” Efsane şehre dönüşmüştü, şehir kendileri olmuştu. Onlar da Allah`tan yüz çevirmişlerdi, bunu farkında olmadan yapmışlardı. Hiç acımamışlardı kendilerine. Bu şehrin insanları pek garipti. Anlaşılmak istemiyorlardı, görünmeyeni anlamakta güçlük çekiyorlardı ve bunu kendilerine dert, sorun etmiyorlardı. Ötelere açılmayan bir akışa kaptırmışlardı kendilerini ve buna “kısır döngü” diyenleri şehirlerinden kovuyorlardı, yanlarında istemiyorlardı. Ömürlerini bu uğurda harcamakta çekinmiyorlardı, şarkılarına benziyorlardı, isterik köpük, boğazdan yalıtılmış. Denizin suyuna benziyorlardı, melankolik karanlık, dibi bulmuş. Yüzü bana dönük olan ayete binip gideceğim gecenin bir yarısı Bırakırsan önlerine çıkan ilk mezarda kafayı vurup uyuyacaklar, güvenli duvarların arasında ‘kıyametin kopmasını` bekleyecekler. Hiç inanmadıkları ve anlam vermedikleri kıyamet… Bırakırsan hiç büyümeyecekler ve sabun köpükleriyle oynayacaklar sonsuza dek. Bırakırsan başını yerden kaldırmayacaklar, rahatsız edilmek istemeyecekler hiç. Bırakırsan verdikleri sözleri akıllarına hiç getirmeyecekler. Ben de bırakıyorum onları, rahatsız etmiyorum. Her ayet hak hukukunu, hudut haddini bilmeli. Yüzü bana dönük olan ayete binip gideceğim gecenin bir yarısı. Biliyorum, bıraktığım yerde olacaksınız, yapayalnız ve korkulu. Hiç olmamış gibi geçip gideceksiniz buralardan. Aklıma eski Odeon`unuz geliyor. Sadece şekil, biçim ve yer değiştirmiş. Diğer her şey aynı, bir Odeon`dan başka bir Odeon`a, ne garip, Allah`ım. Ben şahitliğimi evla tutuyorum her şeyden evvel, üstün kılıyorum ibret aldıklarımı, yaşadığımı ciddiye alıyorum, mülkler satın almanıza inat göçüp gideceğim bir yerden başka bir yere. Emanet bir can taşıyorum yerimde; vakit erişince, Huda “tamam” deyince, Azrail kapıma dayanınca, ecel tetik indirince, sular kalkınca, son kuşlar göğüs kafesimden uçunca, kalbim zayıf atınca… Faik Öcal-dünyabizim.com
      AA muhabirinin, şair-yazar Ekrem Kaftan`ın editörlüğünü yaptığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından yayımlanan, ``Türk Romanından Bir Demet İstanbul`` isimli kitaptan derlediği bilgiye göre, 3 büyük medeniyete başkentlik yapan, insanları 8500 yıldır büyüleyen İstanbul ilk Türk romanının sayılan Şemsettin Sami`ye ait ``Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat``tan başlayarak, edebiyatın bu alandaki eserlerine de sahne görevi üstlendi. Eski İstanbul gravürleriyle desteklenen ve 242 sayfadan oluşan kitapta, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında eser veren yazarların 25 eseri incelendi. Kitapta, Namık Kemal`ın ``İntibah``, Mizancı Mehmet Murad`ın ``Turfanda mı Turfa mı?``, Sami Paşazade Sezai`nin ``Sergüzeşt``, Nabizade Nazım`ın ``Zehra``, Halid Ziya Uşaklıgil`in ``Mai ve Siyah`` ve ``Kırık Hayatlar``, Mehmet Rauf`un ``Eylül``, Recaizade Mahmud Ekrem`in ``Araba Sevdası``, Yakup Kadri Karaosmanoğlu`nun ``Kiralık Konak``, Refi Cevat Ulunay`ın ``Dağlar Kralı``, Peyami Safa`nın ``Canan``, ``Şimşek``, ``Matmazel Moraliya`nın Koltuğu``, ``Sözde Kızlar`` ve ``Mahşer``, Kemal Altınkaya`nın ``Bizim Mahalle``, Hüseyin Rahmi Gürpınar`ın ``Şıpsevdi``, Halide Edip Adıvar`ın ``Sinekli Bakkal``, Refik Halit Karay`ın ``İstanbul`un Bir Yüzü``, Ahmet Hamdi Tanpınar`ın ``Mahur Beste``, ``Huzur`` ve ``Sahnenin Dışındakiler``, Reşat Nuri Güntekin`in ``Miskinler Tekkesi``, Samia Ayverdi`nin ``Son Menzil``, ``İnsan ve Şeytan`` ve ``Batmayan Gün`` romanlarındaki İstanbul anlatımlarına yer verildi. Yazarların kitaplarındaki bazı İstanbul tanımlamaları şöyle: -Namık Kemal`in (1840-1888) İntibah`ı: ``İstanbul bir güzellik denizinin sahibidir ki yalnız hüzünle sahillerine yüz sürerek, önünden akıp giden denizin güzelliği, bulunduğu yerin bütün cihan içinde eşsizliğini ispat etmek için yeterlidir.`` -Halid Ziya Uşaklıgil`in (1867-1945) Mai ve Siyah`ı: ``...Beride güneşin son ziyalarıyla tutuşmuş camlarıyla İhsaniye, Üsküdar, daha yüksekte yeşil tepelerin üzerine eteklerini sererek, Marmara`ya bakan Çamlıca, biraz daha ileride topraklardan ayrılarak, kendisini denize salıvermek istiyormuş zannedilen Fener, Moda, nihayet vapur hareket ettikçe vaziyetlerini değiştiren yerlerinden oynuyorlarmış bazen yekdiğerine sokularak, bazen birbirinden kaçışarak dalgaların içinde yüzüyormuş vehmini veren Adalar...`` ``...Kısıklı köyünün çarşısına varılmış olur`` -Mehmed Rauf`un (1875-1931) Eylül`ü: ``Ah, sabahları erkenden buradaki güzelliği, tazeliği tarife söz bulamıyorum. Denizin nezaketini, taravetini, yeşilliğini, nihayet şu Boğaziçi sabahının bekaretini görmeli Necib...`` -Recaizade Mahmud Ekrem`in (1847-1914) Araba Sevdası`ı: ``...Bu mezarlıktan geçildikten sonra iki yol hem birleşir hem de düzleşir. Buradan yine bir 5 dakika yürünürse artık Çamlıca tepesinin eteğinde Kısıklı köyünün çarşısına varılmış olur. ...Burası Çamlıca bahçesi namıyla İstanbul`da en evvel açılmış olan bahçedir. Kim bilir kaç zamandan beri halk pek ilgi göstermediği için genelde kapıları kapalı durur. Yazın, özellikle baharlarda bu bahçeyi açtırıp da aşağıdaki kapıdan içeri girerseniz, 5-10 adım ilerleyip, çevrenize şöyle bir bakınca muazzam ve kalbe ferahlık veren güzel bir bahçe içinde bulunduğunuzu derhal anlarsınız.`` -Yakup Kadri Karaosmanoğlu`nun (1889-1974) Kiralık Konak`ı: ``Servet beyin oğlu Cemil, henüz 20 yaşında bir mektep çocuğu olmasına rağmen, Beyoğlu`ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların, eğlenceli evlerin sadık bir müdavimidir. ...Şişli`nin yeni usul elektrikli, banyolu apartımanları, Servet Bey`i gittikçe çekiyordu. Vakıa bu apartımanların merdivenlerini çıkarken `Ne yazık, asansör yok` diye hayıflanıyordu. ...Hele yeni işlemeye başlayan elektrikli tramvay, arabaların çıkardığı sesler onu saatlerce mest ve bihuş bırakıyordu.`` -Peyami Safa`nın (1899-1961) Canan`ı: ``Araba güzel yollardan geçiyor. Bedia buraları çok sever. Buraları Kadıköyü`nün sımsıkı şehir hayatından uzak, ama yine medeni yerleridir. Güneşli, az insanlı, tozlu bir yol. Küçük, büyük bahçeler içinde zarif binalar. Bazılarında belli ki vaktiyle saltanat sürülmüş. Ne yazık ki buraları da birkaç sene sonra ya tamamiyle zengin Hristiyanların eline geçecek, Boğaziçi`nin Anadolu tarafı da harabeye dönecek.`` -Halide Edip Adıvar`ın (1884-1964) Sinekli Bakkal`ı: ``Hıdrellez günü göğün altında bugün hiçbir şehir bu kadar cümbüşlü bir kalabalıkla kaynaşmaz, hiçbir sokak bu kadar başka sesleri birbirine karıştıran böyle bir uğultu çıkarmaz. Ahalisi bu kadar kuzu kızartıp helva pişirmez.`` -Refik Halit Karay`ın (1888-1965) İstanbul`un Bir Yüzü: ``...İstanbul daha ziyade eski devirde şahsiyetli ve ehemmiyetliydi. Şimdi renksiz ve sefil... Dar fakat süslü, alafranga bir apartman odasında oturup, dışarının tramvay ve otomobil seslerini işiterek, şu satırları elektrik ziyaları altında yazarken, parama ve istiklalime rağmen hiçbir zevk duymadım. ...Ben eski İstanbul`un, eski İstanbul`un o şahsiyetli ve güzel İstanbul`un içyüzünü afacancasına tanıyan bir evladıyım, onu ben ne iyi anlardım. Sanki o da bana, ayrıca herkese yaptığından fazla yüreğini açardı. İşte ben, bu pekiyi tanıdığım ve pek çok sevdiğim vücudu kaybettim. Ona yanıyorum, onun hasretini çekiyorum.`` ``İstanbul`u tanımadıkça kendimizi bulamayız`` -Ahmet Hamdi Tanpınar`ın (1901-1962) Mahur Beste`si: ``Ah, eski İstanbul! İçten içe kaynayan hayatıyla, durmadan çarpışan ihtiraslarıyla, kin ve sevgileriyle, birdenbire coşan nefretleriyle, kaynayan sular gibi içten dönen ve derinleşen dolaplarıyla, daima kızdırılmış bir kaplan gibi atılmaya, parçalamaya hazır ocaklarıyla, tekkeleriyle, esnafıyla, o kadar dağınık dağınık, parça parça göründüğü halde istediği gün sokakta, çarşıda, meydanda birdenbire birleşen, acayip ve korkunç bir mahluk gibi halka halka büyüyen, genişleyen, okyanuslar gibi homurdanan, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkan, devirip alt üst eden... Kadınını, erkeğini tamamlayan halkıyla her türlü canlılığın üstünde canlı şehir.`` -Ahmet Hamdi Tanpınar`ın Huzur`u: ``Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı, İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz`da yetişmek... İstanbul, İstanbul, diyordu İstanbul`u tanımadıkça kendimizi bulamayız.`` -Samiha Ayverdi`nin (1889-1956) Son Menzil`i: ``Gözyaşlarında bile sevinçli zamanların zevkini taşıyan Boğaz`dan hiç bıkılır mı? Onda ne baş üstünde gezdiği devirlerden kalma bir gururun izi, ne de düşkün ve yoksul günlerinin ızdırabı görülür.`` -Samiha Ayverdi`nin Batmayan Gün`ü: ``Dağ, deniz, koru, vadi, renk, çiçek, hasılı tabiattan aranan bütün vasıflar boğazda baş başa, omuz omuza yarış etmekteydi. Boğaziçi, gönüle seslenen coşkun bir şiir, Boğaziçi güler yüzlü bir aşına, Boğaziçi konuşulan ve cevap alınan bir arkadaştı. Hem munis ve yakın, hem vahşi güzelliği ile çok okunmuş ama bıkılıp usanılmamış bir kitap, tabiat sergüzeştlerinin baş başa verdiği bir meşveret yeriydi.`` ``İstanbul`un değerini bilelim`` Kitabın editörü Ekrem Kaftan, yaptığı açıklamada, ilk Türk romancıların Tanzimat döneminde yetişmeye ve eser vermeye başladığını belirterek, ``Romancılarımızın, Batı romanının etkisinde kaldıklarını, ancak kısa zamanda kendilerine has bir üslup oluşturmayı başardıklarını söyleyebiliriz`` dedi. Mekan olarak İstanbul`u kullanan romancıların, eserlerinde İstanbul`u uzun uzun tasvir ettiklerini kaydeden Kaftan, şu bilgileri verdi: ``O dönem romancılarımız, İstanbul`un fakir semtlerini de zengin semtlerini de sokaklarındaki çöpleri de tarihi eserleri de insanların kıyafetlerini de günlük hayatı da olduğu gibi vermeyi tercih etmişler. Romancılarımızın anlattıkları İstanbul`u, ana hatlarıyla şöyle özetlememiz mümkündür: İstanbul, yaşanan savaşlardan fakir düşen halkın, birbiriyle dayanışma gayretinin en üst seviyede görüldüğü bir şehirdir. İstanbul, tarihi eserlerin ihmal edildiği, bazılarının yıkılmaya yüz tuttuğu ve yıkıldığı, geçirdiği yangınların izlerini taşıyan bir şehirdir. Kısacası, romancıların İstanbul`u, özellikle yeşil alanları, ahşap konakları, yalıları, sahilleri, sarayları, bahar ve sonbahar aylarıyla bugünün İstanbul`u ile kıyaslanamayacak kadar güzeldir. Ama bugün, romancılarımızın İstanbul`unu o kadar kaybetmişiz ki silueti bile gözümüzün önünden yok edilmek isteniyor.`` Kaftan, bu eserle okuyucunun kaybolan İstanbul`un hasretiyle, elindeki mevcut güzelliklerin değerini bilmesini sağlamayı amaçladığını vurguladı. AA-on5yirmi5.com
      Saf ve Düşünceli Romancı`da roman okuma zevkini, okurken ve yazarken karşılaştığı harikalıkları anlatan Orhan Pamuk, bir sonraki romanında yaşlı bir bozacının hayatından yola çıkarak, öteki İstanbul`u anlattığını söyledi. Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, bir yazarın hissiyatından, şahsiyetinden ve duyarlılığından birçok unsurun romanına girdiğini belirterek, ``Romancılıkta hüner, hem kendinizi, hem de kendiniz olmayanı gerçekçi bir şekilde anlatabilmektir`` dedi. Pamuk, romancılıktaki 35 yıllık tecrübesine dayanarak, yaptığı çıkarımları kitapta paylaştığını ifade ederek, ``Son kitabımda bir anlamda romancılık sırlarını verdim. Roman niçin seviliyor, ben romanlarımı nasıl yazdım, en iyi romanlar nasıl üzerimde etki sağlar, roman nasıl hayatımızı değiştirir gibi konularda kitap önemli bir öğreticidir`` dedi. Kitabın Harward Üniversitesindeki derslerinde yaptığı konuşmaların bir özeti olduğunu ve bu derslere daha önce Umberto Eco, Borges ve Calvino gibi yazarların katıldığını vurgulayan Pamuk, kitaba adını veren ``Saf ve düşünceli`` kavramlarını, en iyi araba kullanma yöntemiyle anlatabileceğini söyledi. Orhan Pamuk, araba kullanırken şoförün hiç düşünmeden otomatik olarak direksiyonu çevirdiğini, pedallara bastığını, aynaya baktığını ve işaretleri okuduğunu dile getirerek, şöyle konuştu: ``Kafamızda pek çok işlem yapar, hatta bu sırada başkasıyla sohbet bile edebiliriz ve de yaptığımız şeyleri unuturuz. Bazen araba kendiliğinden gidiyormuş gibi gelir ya romanı da kendiliğinden oluyormuş gibi yazan romancılar var. Bunlar öyle içlerinden geldiği gibi yazar, hatta bazıları yeni kurallar bulur, edebiyata katkı sunarlar ama bunun farkına bile varmazlar. Bir de yaptığı işlemler konusunda düşünceli yazarlar vardır. Bunlar `Yaptığım doğru mu,karakterleri çok mu konuşturdum, bu teknikle mi söylesem, bu sahneyi uzun mu kısa mı yaptım?` gibi dertlenirler. Romancılık aynı anda hem saf, hem düşünceli olma işidir.`` `ROMANIN GÜCÜ, HEM HAYAL, HEM YAŞANMIŞ OLMASINDAN GELMEKTEDİR` Yazar Pamuk, okurların da zaman zaman hem saf, hem düşünceli olduğunu belirterek, ``Romanlarımı okurken Orhan Pamuk bunları yaşamış mı, hayal mi etmiş diye düşünürler. Bazen `Yok canım bunları yaşamamıştır hepsi hayaldir`, bazen de `Yok yaşamıştır yoksa nasıl yazacaktı?` derler. Romanın gücü hem hayal, hem yaşanmış olmasından gelmektedir. Bazı ayrıntıları yaşamadan bulamazsınız. Onun için haklı olarak `Masumiyet Müzesi`ndeki Kemal`in aşkını yaşadınız mı?` diye sorarlar. Ona benzer bir şeyler yaşamış olsam da benim hayal dünyam vardır ben de onları yoğururum. Roman okumak sürekli soru sormaktır. Romanın gücü de bu soruların zenginliğiyle ölçülür`` şeklinde konuştu. Bütün kahramanlarıyla özdeşleştiğine dikkati çeken Pamuk, şunları kaydetti: ``Romanlarımın gücü ya da kusuru kahramanlarımla özdeşleşmemden kaynaklanıyor. Erkek kahramanlarla özdeşleştiğim gibi kadın kahramanla da çok rahat özdeşleşebilirim. Onun gibi hisseder, dünyayı onun gözüyle görmeye çalışılırım. Bir yazarın hissiyatından, şahsiyetinden duyarlılığından pek çok şey romanına girer. Romancılıkta hüner, hem kendinizi, hem de kendiniz olmayanı gerçekçi bir şekilde anlatabilmektir. Yazmak için önce insanın kendini tanıması, içindeki karanılık şeyi bilmesi gerekir. Edebiyat, üstü örtülü büyük bir itiraftır. Bu nedenle romanda kendime benzeyen bir dünya kurup, kendime benzeyen insanlar yaratırım ama kendi dünyamdan çıkıp, farklı insanların gözünden de görmeye çalışırım.`` Yazarlığın meşakkatli bir yol olduğunu ifade eden Pamuk, sözlerini şöyle sürdürdü: ``Yazarlığın temelinde yetenek ve istek vardır. Çok çalışma, sabır, güçlü bir disiplin ve kültür gerekir. Başka yazarlar bol bol okunmalıdır. Mutlu bir yazarım, yazmak istediğim kitapları yazdım ve okurlara buluşturabildim. Her an not alırım. Her sabah, düzenli olarak gazete bile okumadan yazmaya başlarım. Çok disiplinliyim. 36 yıldır günde 10 saat yazıyorum ama çok çalıştım diye şikayet etmiyor, `İyi ki yaptım` diyorum. Hatta daha da çok yazmak istiyorum. Aynı zamanda romancı gözlemci de olmalı ki, ben de iyi bir gözlemciyim. Romancılık, insanların ruhunu görme işidir.`` `TÜRKİYE`DE YAYINCILIK SON 10 YILDA PATLADI` Pamuk, kitap adlarının kendisi için çok önemli olduğunu, başlığın kitabı özetlememesi, ancak kitabın ruhunu vermesi gerektiğini vurgulayarak, başlığın kitabın sorduğu soruları yansıtması ve akılda kalıcı olması gerektiğini kaydetti. Türkiye`de yayıncılığın son 10 yılda çok önemli bir atılım yaptığını dile getiren Pamuk, romana ilk başladığında yılda bin kitap çıkarken şimdi 10 bin kitap yayımlandığını belirtti. Pamuk, Nobel`in hayatında farklılıklar yarattığına dikkati çekerek, ``Nobel, büyük bir sorumluluk getirdi. Söylediğiniz her şey olduğundan daha önemli hale geliyor. Herkesin bakışları üzerinizde olunca kılık kıyafetinize, halinize, hareketinize dikkat etmeniz gerekiyor. Böyle bir olumsuz yanı var. Ben daha sorunsuz çocuk gibi olmak isterim. Nobel aldığımda kitaplarım 46 dile çevrilmişti. Şimdi 60 dile çevrildi. Dünyada 11 milyona yakın sattı. Tanılırlığımı, dünya çapında merakı ve ilgiyi artırdı. Şikayet edilecek bir konu değil, herkese tavsiye edilir`` diye konuştu. `YENİ BİR ROMAN ÜZERİNDE ÇALIŞIYORUM` Bundan sonraki romanı için kolları sıvadığını anlatan Pamuk, ``Şimdi, Konya Ereğli`den İstanbul`a göç etmiş yaşlı bir bozacının hayatından yola çıkarak, öteki İstanbul üzerine bir roman yazıyorum`` dedi. İnsanların uyandığını, zenginleşen insanların kitapçılara gittiğini bu nedenle yayınevlerine genç yazarlardan müsfeddeler yağdığını anlatan Pamuk, sözlerini şöyle sürdürdü: ``Eskiden edebiyatı sevmenin şekli şiirdi. Şimdi roman bir edebi iletişim olarak her şeyin üzerinden tank gibi geçmiştir. Bunun nedeni romanların cazip olmasıdır. Romanlar bizi dünyanın gizli merkezine götürüyor. Hayatta neden var olduğumuza ilişkin temel sorunların karşılığını, iyi ve edebi romanlarda bulabiliriz. Roman, demokratik ve eşitlikçi bir sanattır. Roman okuyan herkes roman yazabilir. Yayınevlerine yağan müsfeddelerin ardında meşhur olmak isteği var diye bakılmamalı. Bu insanlar, kendilerini ifade etmek ben de `Varım` demek istiyor.`` Türkiye`de Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay`ın en beğendiği yazarlar olduğunu ifade eden Pamuk, Tanpınar`ın, yeni Türkiye`nin modernlikle gelenekselliğin birleşmesinden ortaya çıktığını gördüğünü, Oğuz Atay`ın da modern insanın kendine özgü dramını iyi anlattığını ve batı romanından etkilenmekten korkmadığını söyledi. Kendisinin konu aramadığını, bir gazete, kitap okurken veya günlük hayatta herhangi bir anda konunun aklına geldiğini, en önemli şeyin, yazılacak konunun sevilmesi olduğunu kaydetti. Pamuk, ``Orhan ağabey, bir daha `Kara Kitap` gibi bir şey yazamazsın boşuna uğraşma`` diyenler olduğunu belirterek, ``Onların ne demek istediğini anlıyorum. `Kara Kitap`ın benim için de çok özel bir yeri vardır. Ancak, `Benim Adım Kırmızı` okunmadan da Orhan Pamuk anlaşılamaz`` dedi. AA-on5yirmi5.com
      79 yıl süren çileli ömrü boyunca bir sayfa okumak şöyle dursun, bir tek harf yüzü bile görmeyen ünlü ozanın genç kuşaklara anlamlı vasiyetleri var. Ölümünden birkaç saat önce bile ``Birbirinizle, konu komşuyla iyi geçinin, dirliğiniz, düzeniniz bozulmasın`` diyen ve ``Kürt`ü Türk`ü ne Çerkez`i/Hep Adem`in oğlu, kızı/Beraberce şehit, gazi/Yanlış var mı ve neresi`` dizeleriyle birlik ve beraberliğe vurgu yapan ünlü halk ozanı Aşık Veysel, ölümünün 39. yılında Sivas`ın Şarkışla ilçesindeki mezarı başında anılacak. Eserlerinde Türkçe`yi en yalın ve güçlü şekilde kullanan, şiirlerindeki verdiği mesajlarla Türk milletine her zaman birlik ve beraberliği öğütleyen Aşık Veysel`in şiirlerinde Türkiye`nin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşabilmesi, teknolojide tarımda, sanayide atılım yapabilmesi için ülke insanının gaflet uykusundan uyanmasını, birlik içinde olmasını isteyen mesajlar yer alıyor. Erzincan Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ruhi Kara ile yüksek lisans öğrencisi Arzu Tören`in ``Aşık Veysel`in şiirlerinde eğitim`` konulu makalesinde, ünlü halk ozanının şiirlerinde eğitimin önemini nasıl ele aldığı irdeleniyor. Okumayı çok istemesine rağmen, gözleri görmediği için okula hiç gidemeyen, okuma aşkı içinde hep ukde olarak kalan ve 79 yıl süren çileli ömrü boyunca bir sayfa okumak şöyle dursun, bir tek harf yüzü bile görmeyen ünlü ozan, eserlerinde okumayı, öğrenmeyi tavsiye ediyor. Şiirlerinde eğitimi, okumayı, ilim sahibi olmayı her zaman öven, cahilliği, bilgisizliği ve kendini geliştirmemeyi ise yeren Aşık Veysel, bu nedenle her fırsatta eserlerinde ilim, okul gibi eğitim unsurlarına yer veriyor. ``İlim bir deryadır durmaz akarmış/Ver mektebe okutsunlar oğlunu`` diyen Veysel`in ülke kalkınması için çalışmanın lüzumuna inandığı, Türkiye`nin çağdaş medeniyet seviyesine ulaşabilmesi ve teknolojide, tarımda, sanayide atılım yapabilmesi için, ülke insanının gaflet uykusundan uyanmasını, birlik içinde olmasını, cehaletten kurtulmasını, bunun için de okumaya ve okutmaya önem vermesini istediği belirtiliyor. -``Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız``- Dünyayı anlamanın, büyüyüp gelişmenin de okumayla olacağını vurgulayan Veysel, ``Diyorlar ki dünya evvel su imiş/Oku anla dünya nedir ne imiş/Yükselenler bilgi ile büyümüş/Uyan bu gafletten uyuma yurttaş`` ifadelerini kullanıyor. ``Hepimiz Bu Yurdun Evlatlarıyız`` adlı şiirinde bu vatan üzerinde yaşayan herkesin kardeş olduğunu, kavga etmenin, birliği bozmanın ne kadar çirkin olduğunu ifade eden Veysel, birlik ve beraberlik içinde yaşamayı överken aynı zamanda kavgayı bırakıp hep birlikte gelişmeye, ilerlemeye çağırarak, ``Herkes ilim deryasında yüzüyor/Çıkmış ayın çevresinde geziyor/Yazık bize yollarımız uzuyor/Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız`` dizelerine yer veriyor. Toplum olarak ilerlemenin en önemli şartını eğitime verilecek önemin artması olarak gören Şatıroğlu, özellikle köylerde yaşayan vatandaşlara seslenerek, her köye vatandaşın da desteği ile okul yapılmasını ve tüm çocukların mutlaka okutulmasını isteyerek, ``Yürü yavrum okuluna/Altın bilezik koluna/Hem kızına hem oğluna/İlim irfan yuvasıdır`` görüşlerini dile getiriyor. ``Okul`` adlı şiirinde okulun ilim deryası olduğunu, her türlü güzelliğin, her türlü yeniliğin okulda olduğunu vurgulayan Veysel, ``Dünyanın en zengin aklını gördüm/Sermayesini sordum dedi ki okul`` ifadelerini kullanıyor. Şiirlerinde cahilliği, cahil insanları her zaman kötüleyen, ömrü boyunca cehaletle mücadele eden, ilmin, atılımın, müspetin yanında olan Veysel, bir şiirinde ``Aldanma cahilin kuru lafına/Kültürsüz insanın külü yalandır/Hükmetse dünyanın her tarafına/Arzusu, hedefi, yolu yalandır`` dizelerine yer veriyor. Cahil insanlardan hiçbir fayda gelmeyeceğini, sadece okuma- yazma bilmenin de cahillikten sıyrılmaya yetmeyeceğini anlatan ozan, ``Cahil ile sohbet etmek zor olur/Kulağı sağırdır, gözü kör olur/Her sözünde kavganıza var olur/Cahiller dikenli çalı sayılır`` sözleriyle cahilliğin ne kadar kötü olduğuna vurgu yapıyor. Ömrünün sonuna kadar okumayı, ilimli insan olmayı nasihat eden, pek çok şiirinde insanoğlunun ölene dek okumaktan, öğrenmekten vazgeçmemesi gerektiğini vurgulayan Aşık Veysel`in, ``Vasiyetim size budur ölmeden/Oku, çalış, öğren ölene kadar`` dizelerinin bunu kanıtlar nitelikte olduğu belirtiliyor. -Veysel`in dizelerinde milli birlik düşüncesi- Cumhuriyet Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Doğan Kaya`nın ``Aşık Veysel`de Milli Birlik Düşüncesi ve Vatan Sevgisi`` konulu makalesinde de Aşık Veysel`in milli birlik ve beraberlik konusunda şiirlerinde işlediği temalar ele alınıyor. Veysel`in şiirlerinden çeşitli örneklere de yer verilen makaleye göre, pek çok aşık gibi sohbetleriyle, şiirleriyle eli erdiğince gönül gözü gördüğünce, halkı gafletten kurtarmaya çalıştığı, ikazlarda bulunduğu ifade edilen ozanın, eserlerinde daima birleştirici, kaynaştırıcı bir tavır içinde davranıyor. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk`ün düşünce ve prensiplerine de sıkı sıkıya bağlı olan ünlü ozan, bu bağlılığını, ``Çalışalım kurtaralım buhrandan/Nedir senlik benlik usandık candan/Irkımız neslimiz aynı bir kandan/Yurdun yaraların saralım kardaş/Yürüyelim Atatürk`ün izine/Boş verelim bozguncular sözüne/Göz atalım şu dünyanın hızına/Yürüyüp hedefe varalım kardaş`` dizeleriyle gösteriyor. ``Kürt`ü Türk`ü ne Çerkez`i/Hep Adem`in oğlu kızı/Beraberce şehit gazi/Yanlış var mı ve neresi`` dizeleriyle de birlik ve beraberliğe vurgu yapan Veysel`in, ölümünden birkaç saat önce bile kendisine söylemek istediği bir şeylerin bulunup bulunmadığı sorulduğunda, ``Ne diyeyim!...Birbirinizle konu komşu ile iyi geçinin, dirliğiniz, düzeniniz bozulmasın`` dediği belirtiliyor. -Veysel`den genç kuşaklara son nasihatler- Ölümünden 3 ay önce radyocu Yaşar Özürküt ile yaptığı röportajda, insanlara vermek istediği mesajların sorulması üzerine Aşık Veysel, genç kuşaklara şu nasihatlerde bulunuyor: ``Onlara söyleyişim şu olacak, çalışmak, azim, fikir. Efendime söyleyeyim, bunlar mevcut olacak. Dönmeyecek azminden insanlar. O azminden dönmeyen insan, muhakkak erinde, geçinde arzusuna ulaşır. Fakat azim deyince o da, biri yani yanlış yola azmetmiş, o muhakkak yolda kalır. Fakat doğru yola azmederse o kendini bir selamete çıkarır ve ismini baki kor dünyada, kendi de baki kalmış olur. Yoksa yanlış yola azmetmiş, onun muhakkak bir gün kafasına vururlar. Ondan hayır çıkmaz. Çıksa kalsa bile herkes nefret eder. İnsanlar iki şeyle anılır, biri nefretle, biri rahmetle. Nefretle anıldıktan sonra hiç anılmasın.`` -Dostları onu unutmayacak- ``Ben giderim adım kalır/Dostlar beni hatırlasın/Düğün olur bayram gelir/Dostlar beni hatırlasın`` dizelerinin sahibi Aşık Veysel`i anma etkinlikleri kapsamında, 21 Martta Şarkışla Kaymakamlığınca çeşitli programlar düzenlenecek. Şarkışla Aşık Veysel Kültür Merkezi`nde saygı duruşunda bulunulması ve İstiklal Marşı`nın okunmasının ardından sinevizyon eşliğinde Aşık Veysel`in hayatı anlatılacak. Yapılacak konuşmaların ardından ozanın eserlerinden örnekler sunulacak. Daha sonra, Aşık Veysel`in doğum yeri olan Sivrialan köyündeki kabri ziyaret edilecek. Etkinlikte, Sivrialan köyündeki Aşık Veysel Müzesi de gezilecek. Doğan Sarıtaş AA-Haber 7
      Bakışlardan çok daha etkili olan kendimize gidişler, dönmeler ve fark edişler zorlar bizi. Bazen hayatınızın bir yerinde birinden bir kelime duyarsınız ya da bir soru, bütün hayatınız artık o tek kelimelik soru çerçevesinde şekillendirmeye başlarsınız. Bakış açınız değişir, ya da siz farklı bir bakış açısına sahip olduğunuzu fark edersiniz. Her şey birden bire olur… Zordur insanın kendini gösteren ayna vazifesini, vicdanının omuzlarına yüklemesi. Hele bu ayna kirli bir vicdansa… Bir insan olarak bakmanın ötesinde, ete kemiğe bürünmüş herhangi bir varlık olarak kavramak bir başkasını ve bakmak yansıttığınız kişiliğe, ruha ve varlığa her şeyden sıyrılmanız anlamına gelir ki, modern dilde adı empatidir. Fakat bahsini ettiğim durum bundan biraz daha farklı bir durum. Hem yargılanan hem de yargılayan siz olursanız işleriniz karışabilir, fakat bu rolün bir kısmını vicdana tebdil ederseniz işinizi bir nebze kolaylaştırabilirsiniz, belki… Bu ayna ve akis durumları sadece kuru kuruya ayna karşısına geçip kaş göz değerlendirmesinden çok daha öte bir haldir. Dışa yansıttığımız varlık bir kafestir ki; ruh içine hapsedilmiş bir kuş misali çırpındıkça kafesinizin sağı solu da aşınacak ve ritminiz değişecektir. Misal vermeye sebebi lüzum yok, hepimiz biliyoruz sıkıntılı bir halde ne hale geldiğimizi değil mi? Bahsini ettiğim hal, içimizde ki ülkeyi keşfetmek ve o keşif üzere bakış açımızı değiştirmek ve şekillendirmektir. Bu mana da içe dönüş ve kendimize bakış başka bir boyuttan evrene bakmakla eşdeğer bir hal almaya başlar. Bir parkta otururken gördüğünüz yemyeşil otlar, üzerine kurulmuş havuzlar, bisiklet süren çocuklar, neşeli kadınlar, mutlu erkekler ve huzurla oradan oraya koşturan kedi ve köpekleri bambaşka bir gözle görür ve değerlendirmeye başlarsınız. Karşımızda gördüğümüz görüntüleri sadece bir nesne olarak değerlendirirsek ki; birçoğumuzun yaptığı budur, sadece bakış açımızı yerinde saydırdığımız çemberin içine kendimizi de hapsettiğimiz dar kıskaçtan öteye geçemeyiz. Gördüğümüz adam, sadece bir adamdır, kendi halinde varlığını sürdüren, bazen ağlayıp bazen gülen yaşamını bir robot mertebesinde idame ettiren basit ve sıradan bir varlıktan öteye geçemez. Fakat o adama yaratıcının bir temsilcisi gözüyle bakarsanız, söylediği bir övgü, yargı yahut sorduğu sorular bambaşka bir boyut kazanacak ve siz okumayı öğrenmeye başlayacaksınız. Allahın yeryüzünde yaşayan birçok ayetleri vardır ki; bu verdiğim örnek sadece bir tanesidir. Kendi yaşam serüvenimden bir örnek vererek bu durumu izah etmek istiyorum. Memleketimde koştura koştura yazı yazdığım bir gazeteye yazımı teslim etmenin huzuru ve eve geç kalmama huzursuzluğu yaşadığım bir anda karşım da dikiliveren bir mecnun kadın görmüştüm… Bana seslenmiş ve durmamı istemişti. Durdum ve kadın koşarak yanıma gelerek sadece şu sözü söyleyip kış günü olmasına rağmen pejmürde ve üstü başı yırtık kıyafetlerini estirere estire yanımdan koşarak uzaklaşmıştı… “NEREYE?” demişti… Yaşım daha 15-16 civarıydı ve ben yıllarca bu sorunun cevabını aradım durdum… Buldum mu henüz bilemiyorum… fakat bakış açımın daha o yaşlarda nerelerde olduğunu şimdilerde tahmin edebiliyorum. Evreni ve kendimi okuma şeklim gelişmiş olacak ki; o hanımefendiyi sadece bir nesne olarak algılamamış ve sorusu üzerine türlü araştırmalar yaparak okumalarımı derinleştirmiştim. Sizde okumalarınıza başka bir yön verin ve lütfen okuyun; kedileri, köpekleri, adamları, kadınları, böcekleri, ağaçları ve kendinizi. Bakış açınızı derinleştirmeniz ve kendi ülkenizi keşfetmenin bir yolu da buradan geçer, okumaktan. Allah`ın yeryüzünde yaşayan o kadar çok ayeti var ki; sadece altıbinaltıyüzatmışaltı demek bana göre çok kısır bir ifadedir vesselam… Ayşe Büşra Erkeç-on5yirmi5.com
      İyi Müziğin Klibe İhtiyacı Yoktur
      Söyleşi: Emine Yaşar Bundan bir süre önce, “evlerinin önü boyalı direk” türküsünü Flamenko tarzında yorumlayan Öykü-Berk kardeşlerin varlığından haberdar oldum. Türkü bildiğimiz bir türkü fakat yorum yeni bir yorumdu. Bizde, yeni olana karşı bir takım yerli önyargılar vardır, bilirsiniz. Parmaklarımın ucuna basarak, sessiz bir şekilde bu müziğe doğru yürüdüm. Buluşma anından sonra tüm tedirginliğimi attığımı, ellerime bakınca anladım. Flamenko söyleyenlerin ritme uymak için, iki elini çapraz olarak alkış yapma şekline getirdikleri gibiydi ellerim. Ardından merak ve heyecanla bu ikiliyi takip etmeye başladım. Yakın zaman da her ikisi yapmak istedikleri tarzlarda ayrı ayrı albüm çıkardılar. Flamenkoya devam eden, Berk Gürman`dı. Heyecan içinde albümü aldım. Berk Gürman`ı diğerlerinden ayıran çok şey vardı. Buna örnek olarak yaptığı müzik türü ve katıldığı programlardaki konuşmalarını örnek gösterebilirim. Albümü dikkatle incelediğimde yanılmadığımı anlamış oldum. III. Murat Han`ın uyan ey gözlerim kasidesini Flamenko ritminde yorumlamıştı. Ayrıca albümün tasarımında dikkat çeken ayrıntılar var. Ayet meali, büyüklerden sözler, şiirler, beyitler gibi. Defalarca başa alarak albümü dinledim. En sonunda bu böyle olmayacak dedim ve bir söyleşi yapmak istediğimi kendisine ilettim. Kabul etti ve söyleşiyi daha doğrusu sohbeti gerçekleştirdik. Uzun ve keyifli idi. Tamamını kağıda dökmek mümkün olmayacak ama genel hatları ile bu söyleşiyi sizlerle paylaşmak istiyorum ve aktarıyorum. Flamenkoyu ya da bir başka müzik türünü evvelce bilmeyen bir insana anlatmanın şüphesiz en iyi yolu, o müziği dinletmektir. Ritim başladığı andan itibaren tüm akademik bilgiler önemini yitirmeli aslında. Bu müzik türünü tanıtmak için çalışmalar yaptınız ve yapmaya devam ediyorsunuz. Sizin Flamenko ile tanışma sürecinizden bahsedebilir misiniz? Evet kesinlikle. Müziği anlatmanın en iyi yolu onu dinletmektir. Küçük yaşlardan beri flamenkoyu dinliyorum. Flamenko ile tanışma sürecimden önce flamenkoya dair birkaç kelam etmek daha doğru olacaktır. Mesela, İbrahim Tatlıses, Kibariye, bunlarda flamenkodur. Bunu daha da açacak olursam, Flamenko bildiğiniz gibi bir getto kültürü sonuçta. Fellah mengo kökeninden geliyor. Okulsuz gibi görünen kendi içinde bir okulu temsil eden bir müzik türü bu . Hayat okulundan yetişmek diye bir söz vardır bilirsiniz. Kimileri müzik öğrenmeye gider, öğrenirde. Bazılarıysa onunla doğar. Ve bu kişilerin ortaya koydukları okullarda öğretilmez. Az önce verdiğim Kibariye, İ. Tatlıses örneğindeki insanlar yorumcudur esasen. Sanatçı olmak üretmek, düşünmek, enstrüman çalmaktır bana göre. Tabi Türkiye`de kafalar bu yönde çok karışık, neyin sanat neyin sanatçı olduğu konusunda. Flamenkoya dönecek olursak, bu; müziğin sokağa inmiş halidir. Yani sadece parası olanın dinleyebileceği ,keşfedebileceği şeyler değil. Son 5 senedir, özellikle internetin yaygınlaşmasıyla beraber bu bahsettiğim şeye daha da bir vurgu yapmam lazım. Artık bütün engeller kalktı. Ulaşılmazlık sorunu yok. Artık medya bile yavaş yavaş kendi önemlerini yitirmeye başladı. Sokak her yere yayıldı diyebilir miyiz buna? Gayet tabii diyebiliriz. Sanatın salonlarda ve fildişi kulelerde yapılmadığının en büyük göstergesidir bu. Ve bu iyi bir şey. Bir söyleşinizi okuduğumda; “ Hafız Burhan da flamenkodur. Hatta ezan da öyle. İspanyol arkadaşımız geldi. Ezanı duyunca, “Bu flamenko” dedi. Arabesk de öyle. Arabesk`in dünyadaki karşılığı flamenkodur. Çünkü ikisi de Arap kökenli müziklerdi” şeklinde bir ifadenizin olduğunu gördüm. Bu ritim daha önceden bizim hayatımızın içinde miydi? Bunu biraz açıp, flamenkonun kökeninden bahsedebilir misiniz? Flamenkodan az önce biraz bahsettik. Müziğe karakterini veren şey, kullanılan enstrümandır. Gitar; atası her ne kadar ud`da olsa, her ne kadar orta asyada ki bağlama da olsa, gitar Endülüs coğrafyasında bedene kavuşmuştur. Koydukları perdeler de çok sesli müziğin yapılmasına olanak sağlamış.. Bizim tek bir çalgımızla yaptığımız müzik batıdaki müzikten çok daha kaliteli. Makamsal öğelerde batıyı tamamen geride bırakır. Fakat Türkiye de müzik adamı olarak halkın sahip olduğu seviyeyi bilenler çok basit müzik yapıyorlar. Şarkı söyleme dediğinde burada söz sanatıyla, edebiyatla müziğin bir araya gelmesidir. Dolayısıyla anlattığın şey çok yüce bir şey olmalı. Müzik bana göre kendi başına kutsal. Dolayısıyla ona bir takım söz ekleyip şarkı söyleme olayına girildiğinde bana göre bunun karşılığı flamenkodur. Ama Flamenko bir kelime. Eğer bu kelimenin insanlarda bir karşılığı yoksa, sadece kelime olarak kalıyor. Tıpkı özgürlük gibi. Bizde bir karşılığı var. Çünkü hayatımızın içinde. Hafız burhan ve ezan gibi. Flamenkonun hayatın içinden, tam ortasından bir müzik türü olduğunu söylüyorsunuz. Ritmi yüksek bir müzik türü bu. İnsanın aklına şu geliyor; bir insan isyan ve acısını da yüksek perdeden haykırmak ister sevinç ve mutluluğunu da. Kuşkusuz Flamenko her ikisini de içinde barındırıyor. Merak ettiğim, bu müzik türü ilk etapta acı ve isyandan mı neşet etmiştir yoksa sevgiden mi? Daha önemlisi size göre, Flamenko acı ve isyanı mı yoksa sevinç ve mutluluğu ifade etmek için mi daha etkilidir? Sorunuz çok güzel, çok beğendim. Cevabı içinde gizleyen bir soru olmuş aynı zamanda. Hayatta her şey karşıtıyla vardır bilirsiniz. Örneğin Marksizm dediğin öğretinin içindeki bütün unsurları alıp, Kuran`dan bağımsızlaştıramayız. Kuran bana göre hayatın içindeki o dengeyi vurgulayan bir kitap. Bu da Kuran`ı sosyal bir kitap haline getiriyor. Hayatın içinde, tam ortasında. Flamenko ile ilgili söyleyecek olursam, anlamak isteyene her şeye sanat. Acı ve isyanda sevinç ve mutlulukta. Ayırım yapmak güç. Albümünüzde bir ayrıntı dikkatimi çekti;” topraktan bedene- usul usulca” isimli şarkı haricinde diğerlerinin söz ve müziği size ait. Şunu sormak istiyorum: Bu müzik türünü bilmeyenler söz yazabilir mi? Bunun bir kalıbı var mı? Dinlediğim kadarıyla bazen devrik cümleler ile ifade ediliyor söylenmek istenen. Nasıl oluyor bu? Besteyi yapan kişi, oluşan ritme göre mi sözleri kullanıyor? Aslına bakarsanız ben, müziğin tek başına bir şey olduğunu düşünüyorum. Müziğe söz eklendiğinde başka bir boyuta geçmiş oluyor. Usul usulca şarkısı Nina Pastori ve eşi yaptı. Müzik aynı. Ben Türkçeye uyarladım. Bu şarkıyı İspanyol radyoları sıklıkla çalıyor. İlginçtir, Nina ve eşi, benim bu yaptığım versiyonun daha başarılı olduğu kanaatindeler. Topraktan bedene şarkısında ise, ben doğu kültürünün içinde olduğum için bu şarkı var. Arabeske bir gönderme yapıyorum burada. Müziği bir batı okulunda öğrenmiş olsam da, batının bana veremeyeceği şeylerden bir tanesi yaşadığım coğrafyada öğrendiğim şeyler. Bende ikisini bir araya getirmeyi istedim. İkisi bir araya geldiğinde dünyanın her tarafından insanlar sizi dinlediğinde etkilenir. Mesele; doğru müziği, doğru ritmi bulmak. Mesela, rahmetli Abdurrahman Kızılay`ın yanına gittik Ankara`ya. Boyalı direk türküsünün sahibi. Kendisi yaptığımız şeyi çok beğendi. Bu benim için gerçekten önemli. Çünkü sanat geçmişle geleceği bağlayan şimdiki zaman. Geçmişteki fenomenleri unutmak senin geleceğe uzanamaman anlamına geliyor. Niye? Mesela bugün aynı dili konuşan Araplar şanslı, İngilizler İspanyollar şanslı aynı şekilde. Neden derseniz, asırlar öncesinden birilerini getirseniz buraya konuşacak şeyleri olur. Dil böyle bir şey. Müzikte söz önemliyse, bu noktada önemli diyebilirim. Konu albüme gelmişken, öncelikle ismini sormak istiyorum. Neden “yesari” ? Ben solak bir insanım. Kalplerimizde sol tarafta. İki insan birbirine sarıldığı zaman kalplerimiz karşılıklı sol tarafta olduğu için bir bütün oluşuyor. Bu arada, ağırlıklı olarak sağlakların dünyasında yaşıyoruz. Bununla ilgili çok problem yaşadığımı söyleyebilirim. Makastan tutun da enstrüman çalımına kadar. Bana en normal gelen inanlara ters geldi. Bunun mesajı olabilir bu. Yesari sola yakın demek, kalbe dair bir vurgu olarak da algılanabilir. Bir resminizi görmüştüm, dinleyenlerinizden biri çizmiş, sizi gitar çalarken sağ elle çalıyor şeklinde. Evet, ben de oraya yazmıştım, Ne sanat Allah`ım bu. İnsanlar nasıl da şartlanmış (gülüyor) Yine albümünüzle ilgili bir başka sorum da şu olacak. Sadece bir şarkıya klip yaptınız. Bu şu mu demek oluyor. Albümün varlığından halkı haberdar etmek için bir klip yeterli, kalanı popüleriteye hizmettir? Ben klip olayına karşıyım aslında. İyi bir müziğin aslında klibe ihtiyacı yoktur. Ama sektör öyle bir kanca takmış durumda ki , onun içinde onun kuralları ile bulunmazsan, varolamazsın şeklinde düşünüyorlar. Ben de fazla klip çekimini gerekli bulmuyorum. Sağır sultan duydu. Adamlar Meksika`dan Arjantin`den gelip, konser istiyorlar. Fazla klibe ne hacet. Kardeşiniz ile birlikte çıkardığınız albümden sonra, siz yine aynı türe devam edip solo albüm yaptınız. Türkiye`de flamenkonun esaslı bir dinleyici kitlesi oluştu mu? Tabii ki var. Benim babam bana çok güzel şeyler öğretmiştir. Çok klasik olacak ama bir tanesi şudur: “bilmemek değil öğrenmemek ayıp.” Ergenlik çağlarında hezeyanlarda olduğum bir dönemde, insanların karşısındakini yabancı ilan etme ve ona karşı korku beslemelerine karşı isyan ediyordum. Babam da bana o zaman şöyle dedi, eğer bir eksiği saptadıysan onu ortaya koymakla artık sen yükümlüsün. Çünkü sen onun farkına vardın ve Allah bunu biliyor. Tabii burada sunmak da çok önemli. Bahsettiğim şeyin onlardan bağımsız olmadığını, onlara algılattığımı düşünüyorum. Ritim daha önceden içimizde olduğu için kitlenin oluşması kaçınılmaz. Yine bir söyleşinizde flamenkonun dünyanın hiçbir yerinde eğitimi olmadığını söylemiştiniz. Sizi Türkiye de insanlar tanıdıktan sonra, benim içimdeki ritmin karşılığı flamenkodur deyip, rahle-i tedristen geçmek isteyenler oldu mu? Yetiştirdiğiniz, ya da bu konudaki bilgilerinizi birebir paylaştığınız öğrencileriniz var mı? Ya da ilerde olacak mı? Flamenko zor bir müzik. Bazıları da zordan hoşlanıyor. Öğrenmek istiyorlar tabii ki. Çaldığım enstrümana ve yaptığım müziğe dair konuşmak, soru sormak isteyen olursa onun işini görmek isterim. Beni dinleyen herkes, öğrencimdir diye diyebilirim. Tekrar albüme dönecek olursak, albümde bir kaside var. Üçüncü Murat Han`ın “Uyan ey gözlerim” kasidesi. Daha evvelden türküleri bu müzik türüyle birleştirdiğinizi biliyoruz. Kaside nasıl aklınıza geldi. Bestelenme sürecinden biraz bahseder misiniz? Flamenkonun Latin Amerikadan aldığı kısımlar var. Ama doğu kültüründen aldıkları da var. Bunların üzeri örtülüyor. Kimse bilmesin isteniyor. Bende hakikati kimsenin çamurla sıvayamayacağını düşünüyorum. Bunu ben yapmasam bir başkası zaten yapacaktı. Bu var çünkü. Ve bende yaptım. Biz de bir anlayış vardır, Türklerde, bizden adam olmaz, biz yapamayız edemeyiz, çalamayız gibi. Bu korkunç bir baskı. Sen bir şeyin peşinden gidiyorsun, sana akıl al diye gösterilen adamların içi çürümüş bu baskıyla. Üniversiteden sonra tamamen buna döndüm. Hakikatle yüzleşmemiz lazım. Boyalı direk nasıl bizdense kaside de öyle. Yapılmalıydı. Arabesk`in Flamenko ile bağlantısı olduğunu söylüyorsunuz. Ve bu arada, kardeşinizin Müslüm Gürses ile düet yaptığını biliyoruz. Sizin de böyle bir çalışmanız olacak mı? Düşünürüm tabii ki. Ama ilk olarak, Berk Gürman olarak biçemimin nasıl olduğunu öncelikle anlatmam gerekli diye düşünüyorum. Öykü-Berk ikilisini insanlar tek bir kişi algılamışlar. Bizim böyle bir piyasaya beraber çıkmamızın nedeni, aile olmamızdı. Böylesi bir piyasa kız kardeşimi yalnız çıkaramazdım. Çünkü ben o piyasayı desteklemiyorum. Tamamen karşısındayım içinde olmama rağmen. Bu arada, katıldığınız bir tv programında bir kitap çalışmanızın olduğunu söylemiştiniz. Kitap ne durumda? Ne zaman yayınlanacak? Bu belli mi? Evet, onu biraz bekletiyorum. Çünkü başka işler de var. Hepsi bir anda olmuyor. O beni birazda akademik bir moda sürükleyecek gibi geliyor. Müzik olarak şu sıralar yeni bir şeyler yapıyorum. Kitabın yayın tarihi belli değil. Okumaktan ve yazmaktan konu açılmışken sizin, kimleri okuduğunuzu sormak istiyorum. Bir de bugünkü edebiyat ortamlarını takip edip etmediğinizi? Her şeyi okuyorum diyebilirim. Bazı kitaplar vardır, okudukça algıladığın mana genişler. Aslında o aynıdır, fakat sen geliştikçe, daha farklı algılamaya başlarsın, Kuran-ı Kerim öyle mesela. Bunu birincil örnek. Bunun dışında, felsefe, şiir, tarih okuyorum. Bilmediğim bir şey olduğunda utanıyorum. Bu daha fazla okumaya sürüklüyor. İyi olan her şeyi okurum. İyi olan her müziği dinlerim. Geniş bir konu bu. Zeka belirtisi, kalbini ortaya koyma işareti gördüğüm her şeyi seviyorum.İyi niyet taşıyan ve insanlar için endişelenen yazarları nasıl okumayayım? . Sartre, Dante, Necip Fazıl, Aziz Nesin, Nazım Hikmet.. bu liste fazla uzar. Çünkü geniş bir konu bu. Ayrıca okumak çok başka bir şey. Gazeteyi açıp spor sayfası okumak değil kast ettiğimiz. Okumak iş. Önemli bir iş. Mesai isteyen bir iş. Manaya ve hakikate kavuşmak için okuyoruz çünkü. Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim. Keyifli bir sohbet oldu. Sorularınız güzeldi. Milat Gazetesi